Normların Sınırı: Çatışmaları Gerçekte Ne Bitirir?

Normların Sınırı: Çatışmaları Gerçekte Ne Bitirir?

 

Uluslararası toplum, krizlerin ardındaki yerel dinamikleri ve adalet arayışını görmezden gelerek yıllardır aynı çözüm kalıplarına başvuruyor. Bu tek tip yaklaşım, sorunları çözmek yerine yalnızca donduruyor. Peki diplomatik masalarda hazırlanan anlaşmalar, sahadaki gerçeklere kulak verilmeden nasıl karşılık bulabilir?

Sefer Soydar

 

Aralık 1995'te, Bosna'daki kanlı savaşı bitiren Dayton Barış Antlaşması imzalandığında, masada yıllarca süren uluslararası baskıların ürünü olan bir anayasal mühendislik metni duruyordu. Ülkeyi iki entiteye ve bir özerk bölgeye ayıran, etnik gruplar arasında dönüşümlü başkanlık sistemini şart koşan; güç paylaşımından haritalara, oranlardan birçok istisnaya kadar ayrıntıları düzenleyen bir plan masadaydı. Yazılı metne bakıldığında, antlaşmayı hazırlayanların gözünde bu belge uluslararası hukuka, insan hakları ilkelerine ve güç paylaşımı kurallarına sadıktı; birçok kişi için kusursuzdu. Ancak Bosna-Hersek için işlevsel ve kalıcı bir çözüm olmadı, aksine ülkeyi on yıllar boyunca sürecek bir kurumsal felce sürükledi. Anlaşma savaşı durdurdu. Boşnakların bu metni kabul etmesi, adil ve güvenli bir yapının kurulacağına dair naif bir inançtan değil, yalnızca katliamları durdurma mecburiyetinden kaynaklanıyordu.

Bir barışın kâğıt üzerinde her kurala uyması ile sahada sürdürülebilir bir karşılık bulması aynı şey değildir. Başka bir deyişle, bir sorunun çözümü ile ilgili planın bütün normlara uyması ile o sorunun çözülmesi farklı parametrelere sahiptir. Zira, artık pek çok çatışmanın açıkça gösterdiği gibi bir sorunu çözmek için önce doğru soruyu sormak, sonra teşhis ve tanımını yapmak ve ardından çözüm yollarını aramak sonucu doğrudan etkiliyor. Normlar sorunları yargılamakta ne kadar kullanışlı ise tanımlamakta o ölçüde yetersizdir.

Uppsala Çatışma Verileri Programı 2025 yılında 65 devlet temelli, 75 de devlet dışı çatışma kaydetti ki bu 1946'dan bu yana en yüksek rakam. Elimizde her zamankinden fazla kurum, sözleşme ve arabuluculuk mekanizması varken çatışmalar artıyorsa, sorunu normların eksikliği üzerinden tanımlamak hatalı olur. Norm gerilimi kâğıda geçirir. Uygulayıcılar onu doğuran gerçekliği anlamazsa, kriz önce dondurulur, yanlış etiketlenir, sonra çatışmaya döner. Margaret MacMillan'ın “yeni bir düzensizlik çağı” dediği manzara buna işaret eder. Birkaç günde biteceği sanılan savaşlar uzun yıllara yayılır, karşılıklı sert açıklamalar ile başlayan gerginlikler bütün dünyanın etkilendiği bölgesel çatışmalara evrilir ve krizler ortada hiçbir hakem yokken patlak verir. Kurumlar görünürde hâlâ ayaktadır ama giderek güçlerini ve anlamlarını yitirmiştir.

 

Normun Göremediği Barış

Dayton Antlaşması çalakalem hazırlanmış değildi, aksine fazlasıyla ayrıntılıydı. Sorun tam da buradaydı. Roger Fisher ve William Ury'nin gösterdiği gibi, bir müzakerenin işi altta yatan çıkarları, korkuları, hafızayı ve adalet duygusunu karşılamaktır. Antlaşma, pozisyonları bir mühendislik harikasıyla yapıları, oranları, sınırları ortaya koyarak çözdü. Ama etnik kimlikleri siyasi kurumların içine hapseden bu yapı, yakın zamanda sıcak çatışmayı bizzat deneyimlemiş halklar nezdinde tarihsel kaygıları derinleştiren bir unsur olarak görüldü. Özellikle Boşnak müslümanlar tarafından geçmişteki ve yeni yaşadıkları travmaların ve kayıpların mekanik formüllerle, etnik kotalarla çözülmeye çalışılması basitçe geçiştirme olarak okunuyordu. Güvenlik, onur ve adil telafi ihtiyacı katı hukuk metinlerinin sınırlarını aşan, toplumsal psikolojiye içkin meselelerdi. Tüm bunların ötesinde söz konusu antlaşma, sahadaki sosyolojik ve tarihsel gerçekliğin yarattığı girift yapıya dair kalıcı bir barış umudu barındırmıyordu.

Dışarıdan bakıldığında bütün çatışmalar birbirine benzer. Saha araştırmacısı Séverine Autesserre'in defalarca gösterdiği gibi, uzaktan bakan uzman bir “anayasal tasarım sorunu” görür ve elindeki şablonu uygular oysa çatışmayı asıl besleyen yerel gerçekliktir. Bu bağlamda Bosna sorunu da özünde bir güven ve adalet sorunuydu. Yanlış teşhis edilen sorun, ne kadar zarif çözülürse çözülsün, çözülmemiş sayılır. Siyaset bilimci James C. Scott'ın kavramıyla ifade edilirse, norm bir çatışmayı okunabilir kılar; sayılabilir, dosyalanabilir, kategorize edilebilir hâle getirir. Bunu yaparken kalıcı çözümün anahtarı olan yerel ve pratik bilgiyi müzakere süreçleriyle norm haline getirmek yerine dışarıdan müdahale ve dayatma yoluyla tek düzeleştirir.

 

Teşhis Zanaatı

Alternatif ise daha iyi bir kural değil gerçekliğin daha iyi okunmasıdır. Sahada zaman geçirmek, resmî anlatının ötesini dinlemek ve hiçbir çerçevenin kutusu olmayan şikâyetleri duymak bir olayın teşhisi için oldukça önemli sac ayaklarını oluşturur. Barış inşası kuramcısı John Paul Lederach'ın ayrımıyla, kalıcı barış yukarıdan dayatılan değil, tarafların kendi gerçekliğinden büyütülen bir şeydir. Lederach bunun için gereken iradeyi “ahlaki muhayyile” diye adlandırır. Bu muhayyile, çatışmanın en karanlık anlarında bile düşman olarak kodlanan ötekiyle insani bir ilişki tahayyül edebilme cesaretidir.

Tüm bunlar normların tamamen işlevsiz veya gereksiz olduğu anlamına gelmez. Nitekim MacMillan'ın da işaret ettiği gibi, normların varlığı ve düzenleyici rolü zaruridir. Normsuz bir dünya, gücün ham hâliyle hüküm sürdüğü bir dünyadır. Mesele normların gereksizliği değil, yeterli sayılmasıdır. Dolayısıyla burada asıl sorulması gereken soru bu normlar nasıl belirlendiğidir. Bir norm, farklı grupların, seslerin, gerçekliklerin müzakeresinden süzülüp mü doğar; yoksa tek bir gücün, tek bir dünya görüşünün ürünü olarak mı ilan edilir? İkisi kâğıt üzerinde aynı görünebilir veya kimi zaman aynı noktaya işaret edebilir. Fakat birincisi kalıcı çözüm için sağlam bir zemin oluştururken, ikincisi hukuk diline ne kadar uygun olursa olsun sahanın gerçekliğine yabancı kalır. Dayton Antlaşması'nın sorunu biraz da buydu. Şeklen evrensel normlara uygundu ancak sahadaki dengeleri ve toplumsal kırılganlıkları kavramaktan uzaktı. En önemlisi de topyekûn bir yıkıma karşı direniş gösteren Boşnakların adalet duygusunu masanın dışında bırakmıştı. Bir normun meşruiyeti kadar işlerliği de, onu kimin ve nasıl yaptığına bağlıdır.

Bu noktada şu eleştiri yükselebilir: Normları esnetip sahanın karmaşıklığına odaklanmak, göreceliliğe savrulmak ve en nihayetinde orantısız güç kullanımını meşrulaştırmak anlamına gelmez mi? Kesinlikle hayır. Zira burada önerilen normları bütünüyle yok saymak değil, onların yerini doğru belirlemektir. Normlar, kabul edilebilir bir çözümün asgari standartlarını belirler ve sürece meşruiyet sağlar. Ancak bu normlar sürecin kendisi değildir ve sürecin nasıl işleyeceği veya sahadaki karmaşık ilişkiler ağının nasıl yönetileceği konusunda bize doğrudan bir yol haritası sunamaz.

 

“Barışa Son Veren Barış”

Kasım 1995'te masada bir antlaşma durmasına rağmen, taraflar arasında asgari bir güven dahi kurulamamıştı. On yıllar sonra bugün Balkanlar'da siyasi tıkanıklıkların devam etmesi ve devlet mekanizmasının işlevsizliği, kâğıt üzerindeki statükonun sahadaki sorunları çözmediğini göstermektedir. Bosna meselesindeki bu tıkanıklık, tek bir tarafın uzlaşmazlığından ziyade; dış unsurların dayatmalarıyla kurulan statükonun aktörler arası güvensizliği perçinlemesi ve katliamlara maruz kalan Boşnakların makul güvenlik kaygılarını, savaşı başlatanların siyasi hırslarıyla bir tutmasıyla derinleşen bir açmazdı.  Bu dinamiği görmek bir taraf tutmak değil meseleyi nesnel bir biçimde teşhis etmektir.

Bir barış anlaşmasını kalıcı kılan şey müzakere sonucunun metne dökülmesi değil, sahanın gerçekliğinde tutunabilmesidir ve sürdürülebilmesidir. Kâğıt her türlü çözümü taşır. Zor olan, diplomatik şablonları aşıp asıl meseleyle yüzleşecek ve pozisyonların arkasını görmeyi sağlayacak soruyu sorabilmektir: Tarafları gerçekte ne durduruyor? Bu soru sorulmadığı sürece, farklı kriz alanlarından elimizde kalacak olan tek şey, kusursuzca yazılmış metinler ve derinleşen çözümsüzlüklerdir.

İki Nokta

Kitap tanıtımı, biyografi, araştırma raporu, değerlendirme ve inceleme yayınları ile bölgesel veya küresel ölçeklerde güncel ya da yapısal sorunlar.