Müzakere Masasından Güven Kalktığında

Müzakere Masasından Güven Kalktığında

Doha’dan Maskat’a, Minsk’ten Oslo’ya uzanan müzakere masalarının ortak sorunu güvensizlik değil, güvenilmezlik. Peki bunun bedelini kim ödüyor?

Sefer Soydar

 

Eylül 2025'te İsrail savaş uçakları, Filistin’in müzakere heyetini hedef alarak Doha'yı vurdu. Yani bizzat ateşkes görüşmelerine ev sahipliği yapan başkenti. Arabuluculuk tarihinde, masayı kuran ülkenin başkentinin tam da o masa yüzünden bombalanması pek görülmüş bir şey değildi. Bu, İsrail’in hukuk tanımazlığını gün yüzüne çıkarmakla birlikte modern müzakerelere yıllardır sızan bir hastalığın vardığı son noktaydı. Zira hakemi sahada vurulan bir oyun nasıl oyun değilse, arabulucusu vurulan bir masa da artık müzakere değildir.

Sorun Güvensizlik Değil, Güvenilmezlik

Müzakere masalarının yapısını sarsan bu hastalığın adı güvensizlik ama ilk akla geldiği haliyle değil. Müzakerede iki tarafın birbirine güvenmemesi normaldir. Zaten tam da bu güvensizliklerin giderilmesi için masaya otururlar. Müzakerelerin sonuç vermemesinin en büyük sebeplerinden biri masadakilerin hiçbirinin verdiği sözü tutabileceğine güvenilememesi ve çoğu zaman en güçlü oyuncunun masada bile olmaması.

Bu yıl Maskat'ta bir Amerikan özel temsilcisi İran'la bir formül üzerinde uzlaşmaya çalışırken, aynı gün Washington'da başkan İran'la ticaret yapan ülkelere tarife imzalıyor, ertesi gün görüşmelerden memnun olmadığını duyuruyordu. İsrail başbakanı ise kendi heyetini Doha'ya gönderirken, bir yandan kameralara, karşı tarafın önerilerini kabul edilemez ilan ediyor, masanın yetki sınırlarını her gün yeniden çiziyordu. Bütün bu örneklerde aynı örüntü işliyor. Masada ve uluslararası kamuoyu önünde uzlaşmacı, ölçülü bir dil kuruluyor ama aynı aktörler kendi iç kamuoylarına döndüğünde tam tersine karşı tarafı suçlayan ve aşağılayan bir dil kullanılıyor. Tek bir süreç, iki ayrı dinleyiciye iki ayrı dille anlatılıyor.

Siyaset bilimci Robert Putnam bunu “iki düzeyli oyun” olarak kavramsallaştırıyor. Müzakereci bir yandan masadaki rakiple, bir yandan da evdeki kendi tabanıyla ayrı ayrı pazarlık eder. Ama yukarıdaki örneklerde oyun kurala değil, kurnazlığa dönüşüyor. Müzakereci masaya her döndüğünde, eli kendi liderinin bir cümlesiyle çoktan boşalmış oluyordu. Bu durumda şu soruyu sormak gerekiyor: Sözünün ömrünün birkaç saat olduğunu bilinirken taraflar birbirine neden güvensinler?

Sözün Değeri Kalmayınca

Güven aşınması tam da bu noktada başlıyor. Kendi liderinin sözünü tutmayacağını bilen taraf, karşısındakinin de tutmayacağını varsayar. Bir süre sonra kimse masaya gerçek tekliflerini getirmez. Masadaki pozisyonlar artık muhatabı ikna etmek için değil, dışarıdaki seyirciyi tatmin etmek için tasarlanır.  Yine de müzakereler sonucunda bir anlaşma metni çıksa bile bu sürdürülebilir olmaz.  2014-2015'te Ukrayna ile Rusya'nın imzaladığı Minsk anlaşmalarını bunun en somut örneği. Yıllar sonra o masadaki Alman şansölyesi, anlaşmaların asıl amacının Ukrayna'ya güçlenmesi için zaman kazandırmak olduğunu açıkça söyledi. Yani taraflar masaya ne gerçek şartlarını ne de sahadaki karmaşık problemleri çözmeye çalışan bir metin getirmişlerdi. Böyle bir zeminde imzalanan anlaşma üzerine imza atılmış bir ertelemedir.

Yakın zamanda bunu defalarca gördük. Gazze'de art arda ilan edilen ateşkesler günler içinde çöktü. Geçtiğimiz aydan bugüne kadar İran ve ABD heyetleri defalarca görüştü,  başkanlar seviyesinde bir mutabakat metnine imza attı ancak daha imzaların mürekkebi kurumadan çatışma ortamına geri dönüldü. Thomas Schelling'in çok önce gösterdiği gibi, bir taahhüdün değeri onu bozmanın bedeline bağlıdır. Güvenilmez taraflar arasında bu bedel sıfıra yakındır. Dolayısıyla sürdürülemez bir anlaşma çoğu zaman hiç yapılmamış olandan daha tehlikelidir. Zira bir anlaşmanın sağlanmış olması taraflara çözülmüş bir sorunun sahte rahatlığını verir, ancak bu anlaşma ilerleyen günlerde daha büyük sorunlara yol açacak şekilde ortadan kalkar.

En Ağır Bedeli Arabulucular Ödüyor

Çoğu zaman bu güvensizliğin en büyük faturalarından birini müzakerelerin vazgeçilmez bileşeni arabulucular öder. Diplomaside arabuluculuk asil bir tarafsızlık olarak romantize edilir. Oysa tarafların bu kadar güvenilmez ve değişken olduğu bir ortamda arabuluculuk itibar üzerine oynanan bir kumardır. İran-ABD görüşmelerinde Umman neredeyse her şeyi doğru yaptı. Yıllarca sessiz ve güvenilir bir kanal oldu. Sonuçta savaş yine de çıktı ve arabulucu, kendi kusuru olmayan bir başarısızlığın fotoğrafında durmak zorunda kaldı. Norveç yıllarca Sri Lanka'da devam eden iç savaşın son bulması için resmi arabuluculuk yaptı. Süreç kanlı biçimde çökünce her iki taraf da onu kayırmacılıkla suçladı ve “güvenilir aracı” itibarı uzun süre lekeli kaldı. Katar ise daha da ağırını yaşadı. Önce İsrail’in  iç politika hesabıyla yürüttüğü bir karalama kampanyasının hedefi oldu, sonra başkenti bombalandı.

Harvard Üniveritesi müzakere programından Robert Mnookin’in sorduğu, şeytanla aynı masaya oturmalı mısın, yoksa onunla dövüşmeli misin” sorusunu artık arabulucu da kendine sormak zorunda. Tarafların hiçbirinin sözünün arkasında durmadığı, en güçlü aktörün masada bile olmadığı bir süreçte arabulucu olmaya değer mi?  Çünkü süreç çöktüğünde taraflar genellikle birbirini değil süreci yönetemeyen arabulucuyu suçlar. Bir arabulucunun masaya getirdiği yegâne sermaye itibarıdır ve güvenilmez bir masa o itibarı yerle bir edebilir.

Güven Yoksa Masa da Yoktur

O hâlde müzakerede güvenin yeri nedir? Güven, müzakerelerde vazgeçilebilir bir incelik olarak görülemez. Güven bütün bir sürecin dayandığı temel koşuldur. O koşul ortadan kalktığında masa da arabulucu da işlevini yitirir. Geriye yalnızca bir gösteri kalır. Böyle durumlarda güvenilmez taraflara kendi itibarını ödünç vermeme adına takınılabilecek en dürüst tutum, masayı hiç kurmamaktır.

Güven çözüldükçe müzakerenin kendisi de biçim değiştiriyor. Taraflar artık aynı masaya oturmuyor, mesajları aracılar taşıyor kapsamlı anlaşmaların yerini kısa ömürlü ateşkesler ve niyet belgeleri alıyor. Ama bu yeni mimarinin gizleyemediği bir gerçek var. Güvenilmez taraflar arasında çıkan bir anlaşma barışı getirmez, yalnızca bir sonraki çatışmayı erteler. Doha'daki saldırı meselenin özünü gösteriyor. Bir müzakerenin kaderini en az masadaki ustalık ile beraber tarafların güvenilirliği de belirler. Güven yoksa masayı ayakta tutmaya çalışmak yalnızca ona inananı yani arabulucuyu, müzakereciyi ve sürecin kendisini yıpratır. Bu yüzden iyi pazarlık etmeye gelmeden önce asıl mesele güvenin kanıtlanmadığı bir masaya oturmaya değip değmeyeceğini bilmektir.

İki Nokta

Kitap tanıtımı, biyografi, araştırma raporu, değerlendirme ve inceleme yayınları ile bölgesel veya küresel ölçeklerde güncel ya da yapısal sorunlar.