İyiliğe Sosyolojik Perspektifle Bakmak

İyiliğe Sosyolojik Perspektifle Bakmak

Bir toplumda sıradan kabul edilen bir yardım davranışı başka bir yerde neden olağanüstü sayılır? İyilik gerçekten sadece kişisel bir erdem mi, yoksa onu mümkün kılan görünmez toplumsal koşullar da var mı?

YİĞİT ÇELİK

İyilik üzerine konuşurken dikkatimizi çoğunlukla davranışa ve onu gerçekleştiren kişiye yöneltiriz. Birisi yardım ettiğinde onu yardımsever, iyi niyetli ya da erdemli sayar; davranışını, içindeki bir özün dışavurumu olarak okuruz. Elbette bu düşünme şekli yanlış değildir. Ne var ki iyiliği sadece bu düzlemde, yani bireyin iç dünyasında açıklamaya çalışmak meseleyi olduğundan daha dar bir alana hapseder. Çünkü aynı yardım davranışı toplumdan topluma farklı biçimler alır, farklı sıklıkta görülür, farklı anlamlar kazanır. Bir yerde kimsenin dikkatini çekmeyen bir jest, başka bir yerde sıra dışı bir davranış sayılabilir; birinde ilişkilerin doğal bir parçası olan dayanışma, ötekinde ancak istisnai durumlarda ortaya çıkabilir.

Bu çeşitlilik tek başına önemli bir ipucu verir: iyilik, bireysel özelliklerin ötesinde, toplumsal koşullar içinde şekillenen bir olgudur. Sosyolojik bakış tam bu noktada devreye girer ve şu soruyu sorar: “Bu davranışı mümkün kılan toplumsal koşullar nelerdir?”. Bir insanı iyi yapan elbette karakteridir; ama o karakterin nasıl oluştuğu, kişinin içine doğduğu toplumsal bağlamdan ayrı düşünülemez. Toplumun nasıl örgütlendiği, insanların birbirine ne kadar güvendiği, kurumların bu güveni besleyip beslemediği gibi hususlar iyiliğin şekillendiği zemini oluşturur.

İyiliğin Anlamlandırılması

Her iyilik davranışının ardında bir anlam vardır; ama bu anlamı birey tek başına, sıfırdan kurmaz. Max Weber'in toplumsal eylem anlayışı burada yol göstericidir. Weber'e göre bir davranışı anlamak, kişinin ona yüklediği öznel anlamı kavramaktan geçer. İnsan eylemlerini farklı yönelimlerle kurar: kimi zaman alışkanlıkla, kimi zaman duyguyla, kimi zaman inançla, kimi zaman da rasyonel bir şekilde. Gündelik hayatta bu yönelimler iç içe geçer. Bir eylem hem bir alışkanlığın ürünü olabilir hem de güçlü bir ahlaki inancın neticesi.

Asıl mesele, bu anlamların nereden geldiğidir. İnsan dünyayı kendi başına kurmaz; aile içinde öğrenir, okulda pekiştirir, dinî ve kültürel pratiklerle yeniden üretir. Zamanla bu anlamlar öyle doğallaşır ki kişi onları kendi kişisel seçimi sanır. Oysa “seçim” dediğimiz şey, çoğunlukla toplumsal bir birikimin içselleştirilmiş hâlidir.

Peter Berger'in katkısı tam bu noktada belirginleşir. Berger'e göre toplumsal dünya insanlar tarafından kurulur, ama kurulduktan sonra kuranların önüne hazır ve sorgulanmaz bir gerçeklik olarak çıkar. İnsan içine doğduğu anlam dünyasını çoğu zaman olduğu gibi benimser: neyin doğru neyin yanlış olduğu, kime hangi koşulda yardım edileceği, hangi davranışın “iyilik” sayılacağı uzun bir toplumsallaşma süreciyle yerleşir. Bu süreç görünmez işlediği için insanlar değerlerini tümüyle kendilerine ait sanır; oysa o değerlerin önemli bir kısmı toplumsal bir anlam taşır.

Modern Kent ve Mikro İyilikler

Bu durumu belki en çıplak hâliyle modern şehirde görürüz. Georg Simmel'e göre büyük kent, bireyi durmadan akan bir uyaran seli içinde bırakır. Köyde ya da küçük kasabada ilişkiler tanıdık, yavaş ve duygusal bir zemine yaslanırken, kentte birey her gün yüzlerce yabancıyla, sayısız görüntü, ses ve talep ile karşılaşır. İnsan bu yoğunluğun altında ezilmemek için duygusal bir mesafe geliştirir; Simmel bunu bıkkınlık ya da kayıtsızlık tavrı olarak tanımlar. Kentli, her uyarana aynı yoğunlukta tepki vermek yerine bir tür seçici duyarsızlık kazanır; çevresindeki çoğu şeye kayıtsız kalır ki gerçekten kendisi için önemli olana enerjisi kalsın. Burada önemli olan şudur: bu mesafe kent yaşamına uyum sağlamanın bir yoludur. Şehirde herkesle tek tek ilgilenmek fiziksel olarak mümkün olmadığı için insan bir tür koruyucu kabuk geliştirir.

Ama bu kabuk iyiliği ortadan kaldırmaz; sadece biçimini değiştirir. Büyük şehirde herkes birbirine yabancıdır, ama herkes sürekli temas hâlindedir de. Metroda, kaldırımda, asansörde, kuyrukta; kentli, tanımadığı insanlarla durmadan yan yana gelir. Bu çelişkili durumda iyilik, büyük ve görünür jestlerden çok küçük ve anlık davranışlara sığar: metroda yer vermek, kalabalıkta yol açmak, düşen bir şeyi uzatmak, yolunu şaşırana yön göstermek, ağır bir çantayı merdivenden taşırken birine destek olmak. Bunlar genellikle sıradan davranışlardır; ne yardım eden ne de yardım alan çoğunlukla birbirini tanır, genellikle bir daha karşılaşmazlar bile. Dikkat çekmeyen, “olağan” sayılan, üzerine konuşulmayan hareketlerdir. Oysa kent yaşamını yaşanır kılan, tam da bu görünmez ve sürekli akıştır.

Üstelik bu küçük davranışların etkisi tek tek anlarla sınırlı kalmaz. Her biri, kentin görünmez bir ortak zeminine eklenir ve ortamın genel havasını dönüştürür. Bir insanın gördüğü küçük bir nezaket, onu da benzer bir davranışa biraz daha yatkın hale getirir; iyilik gören, çoğu zaman farkında bile olmadan, iyilik yapmaya daha eğilimli olur. Böylece tek bir jest, sosyal bir yayılıma kapı aralayabilir. Mikro iyilikler bu yönüyle bireysel anların yanı sıra toplumsal atmosferi de fark edilmeyecek kadar yavaş da olsa biçimlendirir. Tek başına önemsiz görünen davranışlar üst üste bindiğinde, bir kentin “yaşanabilir” ya da “soğuk” sayılmasını belirleyen genel iklimi oluşturur. Bu yüzden modern şehri sadece yabancılaşmanın mekânı saymak yanıltıcı olur. Şehir, mikro ölçekli iyiliklerin durmadan üretildiği ve bu üretim yoluyla kendi ikliminin yeniden kurulduğu bir alandır da ayrıca.

Sonuç: Sosyolojik Bakış Ne Kazandırır?

İyiliğe sosyolojik bakmanın temelde iki faydası vardır. Birincisi, açıklayıcıdır: iyiliğin bir toplumda güçlü, başka birinde zayıf olmasını rastlantıya ya da insanların doğasına bağlamak yerine, insanların içine doğduğu anlam dünyasına ve içinde yaşadıkları ortamın yapısına bakarak açıklayabiliriz. İkincisi, daha pratiktir: eğer iyilik belli koşullar altında yeşeriyorsa o koşulları biçimlendiren değişkenler de iyiliğin sıklığını etkiler. Toplumsallaşmanın hangi değerleri pekiştirdiği, gündelik hayatın insanları birbirine yaklaştırıp yaklaştırmadığı, kentin küçük nezaket anlarına alan açıp açmadığı, hepsi bu etkinin parçasıdır. Böylece iyilik, salt gözlemlenecek bir olgu olmaktan çıkıp koşulları aracılığıyla üzerine düşünülebilen, hatta etkilenebilen bir olguya dönüşür. Sosyolojik bakışın asıl katkısı da budur: iyiliği bireysel olanla sınırlamak yerine onu mümkün kılan toplumsal koşulları görünür hale getirmesi. Böyle bakıldığında iyilik ne sırf bireye yüklenebilecek bir erdem ne de tümüyle yapının dayattığı bir sonuçtur; ikisinin kesiştiği koşullarda ortaya çıkar.

 

 

İki Nokta

Kitap tanıtımı, biyografi, araştırma raporu, değerlendirme ve inceleme yayınları ile bölgesel veya küresel ölçeklerde güncel ya da yapısal sorunlar.