Annelerin Liseye Giriş Sınavı Nasıl Geçti?
Kâğıt üzerinde LGS, 14 yaşındaki bir çocuğun akademik bilgisini ölçen bir sınav. Pratiğe döküldüğünde ise ortaya çıkan sonuç annelerin zaferi ya da yenilgisi gibi algılanıyor. Peki, bu tezatın çocuklarımıza ve topluma maliyeti ne olacak ve bu döngüyü nasıl kıracağız?
Fatma Betül Ercan
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada hızla yayılan bir içerik, eğitimcilerden ebeveynlere kadar geniş bir kesimde büyük bir tartışmanın fitilini ateşledi. Görselde, üzerlerine gururla “LGS Annesi” yazılı kuşaklar takmış bir grup kadın, adeta zafer pozu veriyordu. Kısa süre sonra bu içeriğin gerçeği yansıtmadığı, yapay zekâyla üretilmiş dijital bir kurgu olduğu ortaya çıktı. Ancak buradaki asıl mesele imgenin sahteliği değil, sahte bir görselin bu denli hızlı benimsenip büyük bir etkileşim hacmi yaratmasıydı.
Dijital dünyadaki kurgusal imgeler, genellikle toplumun bastırılmış duygularını, kolektif arzularını ve yansıtma ihtiyaçlarını açığa çıkarır. Bu görselin bir anda viral hale gelmesi, aylarca çocuğuyla birlikte test kitaplarının başında uykusuz kalmış ebeveynlerin içselleştirdiği "ortak sınav mesaisinin" ve harcanan emeğin toplumsal bir vitrinde onaylanma arzusundan kaynaklanıyor. Dolayısıyla kurgu olan imge, tetiklediği duygular ve kitlelerin onunla kurduğu hızlı özdeşleşme bağı nedeniyle tamamen gerçek, somut bir sosyolojik fenomene işaret ediyor.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın verilerine göre, 2025 yılında LGS’ye katılan 963 bin 142 adaydan yalnızca 191 bin 159'u merkezî sınav puanıyla bir okula yerleşebildi. Bu tablo, sınava giren her 10 öğrenciden yaklaşık 8’inin bu yoğun yarışın getirdiği psikolojik baskı ve kaygıyla yüzleştiğini, günün sonunda ise bu kitlesel süreçten somut bir akademik karşılık elde edemediğini gösteriyor. Bu tablonun arkasında ise sadece çocuklar değil, tüm yaşam alanlarını bu sınava göre düzenleyen bir aile yapısı bulunuyor.
Sosyal medyada “LGS annesi” ifadesiyle yapılan paylaşımların, arama motorlarındaki hacimleri ve ebeveyn forumlarındaki etkileşim oranlarının sınav dönemlerinde artması durumun bireysel bir heyecandan ziyade kitlesel bir harekete dönüştüğünü gösteriyor. Teorik olarak yalnızca 14 yaşındaki bir çocuğun akademik bilgisini ölçmesi gereken bu süreç, pratiğe dökülüğünde annelerin kendilerini zaferin veya yenilginin tam merkezine konumlandırdığı yapısal bir kimlik mücadelesine evriliyor.
Çocuğun Geleceğini Şekillendiren Ebeveynler
Bu fenomenin kökenlerine indiğimizde karşımıza değişen ebeveynlik sosyolojisi ve derin sınıfsal ayrımlar çıkıyor. Sosyolog Annette Lareau’nun klasikleşmiş çalışmasında ortaya koyduğu “bilinçli yetiştirme” (concerted cultivation) kavramı, özellikle orta ve üst-orta sınıf ailelerin, çocuklarının yeteneklerini ve geleceklerini adeta bir proje yönetimi titizliğiyle kasıtlı olarak şekillendirme eğilimini açıklar. Ebeveynlerin aşırı kontrolünün çocukların akademik başarısı üzerinde olumlu etkilerinin de görünmesi ebeveynlerin bu yaklaşımı daha çok benimsemesine sebep oluyor.
LGS bağlamında bakıldığında bu yetiştirme tarzı, çok ciddi bir zaman, ekonomik sermaye ve kültürel birikim gerektiriyor. Maddi imkânları elveren aileler çocuklarını özel dersler, butik kurslar, kaynak kitaplar ve psikolojik danışmanlık ile kuşatırken; bu yoğun sürece ekonomik ya da zamansal kaynak ayıramayan aileler yarışa çok daha geride başlıyor. Dolayısıyla ebeveynlerin tüm gelecek umutlarını ve kendi öz değerlerini tek bir çocuğun performansına endeksleme eğilimi, orta sınıfın statü kaybetme korkusundan ve çocuklarına ayrıcalıklı bir gelecek sağlama telaşından besleniyor. Çocuğun geleceğini iyileştirmek amacıyla başlayan bu yolculuk, ne yazık ki kaçınılmaz olarak boğucu bir performans kaygısına dönüşüyor.
Dünyada “LGS anneleri”
Bu yoğun performans ve başarı baskısı yalnızca Türkiye’ye özgü yerel bir tablo değildir; dünyanın farklı köşelerinde benzer dinamiklerle karşımıza çıkan ortak bir küresel eğilimin yerel versiyonudur.
Çin’de bu fenomenin karşılığı “Jiwa", bir diğer deyişle “Tavuk Anne”dir. Çin toplumundaki aşırı rekabetçi eğitim ortamında, ebeveynlerin çocuklarını sabahın erken saatlerinden gece yarılarına kadar durmaksızın kurslara taşıdığı ve akademik başarıyı tek kurtuluş yolu olarak gördüğü bu model, küresel literatürde geniş yer buluyor.
Eğitimsel adanmışlığın bir millî seferberliğe dönüştüğü ve üniversite sınavı (Suneung) gününde adeta hayatın durduğu Güney Kore’de ise bu tablo, yapısal baskının çocuklar üzerindeki yıkıcı etkisini acı bir şekilde gözler önüne seriyor. Öyle ki genç intiharlarının küresel ölçekte en yüksek olduğu ülkelerden biri olan Güney Kore'de, bu trajik verilerin arkasındaki en birincil etkenin, yüksek riskli sınav sisteminin yarattığı aşırı akademik rekabet ve telafisiz başarı baskısı olduğu biliniyor.
ABD'de ise katı "kaplan annelerden", çocuğun üzerinde sürekli dönen "helikopter ebeveynlere" ve nihayet çocuğun yolundaki tüm engelleri önceden temizleyen "kar küreyici ebeveynlere" (snowplow parenting) uzanan bir model söz konusu. Ancak son dönemde Batı'da, bu aşırı planlanmış çocukluk modeline karşı beta annelik trendi yükselmeye başladı. Bu karşı hareketlerin varlığı, yapısal baskıların ebeveynler üzerinde mutlak, değiştirilemez bir kader olmadığını; bilinçli müdahaleler ve kültürel dönüşümlerle ebeveynlik paradigmalarının esnetilebileceğini açıkça gösteriyor.
Tüm bu küresel modeller sentezlendiğinde, Türkiye'deki “LGS annesi” fenomeninin yapısal olarak Çin’in Jiwa ve ABD'nin "kar küreyici" modellerinin hibrit bir karışımına yakın olduğunu görüyoruz. Türk ebeveynlik kültürü, hayatını çocuğun başarısına odaklayıp (Jiwa) önündeki tüm engelleri temizleme dürtüsünü (kar küreyici) taşırken, aynı zamanda bu süreci kendi toplumsal ve sosyal kimliğinin bir parçası, bir adanmışlık göstergesi haline getirerek performansı kolektif bir aile mesaisine dönüştürüyor.
Madalyonun Diğer Yüzü: Sınav Sistemi
Madalyonun diğer yüzünde ise bu ebeveynlik davranışlarının körükleyen akademik başarı odaklı sınav sistemi yer almaktadır. LGS, bir çocuğun henüz çocukluktan ilk gençliğe adım attığı on dördüncü yaşında, tek bir günde ve birkaç saatlik tek bir sınavla geleceğini anlamlı şekilde belirleyen bir eşiktir. Telafisi olmayan ve elemeye dayalı bir sistem, etrafındaki ailelerde de kaçınılmaz olarak agresif, korumacı ve yüksek riskli tepkiler üretmektedir. Bu yapısal çerçevenin içinde anneler, çocuklarıyla kurdukları şefkat ilişkisinin zamanla bir öğretmen-öğrenci ya da antrenör-sporcu ilişkisine dönüştüğünü görseler ve bundan içten içe rahatsız olsalar dahi, sistemin dayattığı acımasız kurallar ve alternatifsizlik nedeniyle bu rolden kolay kolay çıkamıyorlar. Dolayısıyla buradaki özne sadece annelerin bireysel hırsları değil, sistemin aile kurumuna düşen sert gölgesidir. Müdahale edilmediği takdirde bu durum, kendi başına karar alamayan ve değerini sadece dış onaylara bağlayan bir nesil üretecektir.
Çözüm, anneleri sosyal medyada yargılamak veya kaygılarını küçümsemek yerine, eğitimde adaleti ve bütüncül bir yetenek yönetimini merkeze alan yapısal bir dönüşümü hayata geçirmektir. Çocuğun tüm potansiyelini tek bir sınav kâğıdının sınırlarına sıkıştırmayan; akademik başarının yanında sanatsal, sportif ve sosyal-duygusal becerileri de izleyen, uzun dönemli bir yerleştirme sisteminin inşası artık bir zorunluluktur. Sistem, öğrencileri ortaokul yıllarından itibaren yapılandırılmış kariyer rehberliği, mentörlük programları, stres yönetimi ve duygusal dayanıklılık eğitimleriyle destekleyebildiği ölçüde, seçme sürecini yıkıcı bir hayatta kalma mücadelesi olmaktan çıkarabilir. Ancak o zaman, ihtiyacımız olan şey “LGS Annesi” kuşakları veya dijital vitrinlerde sergilenen başarı belgeleri olmayacaktır. Gerçek kutlama, bir çocuğun arkasında sürekli onun yerine yolu temizleyen bir güç olmadan da kendi ayakları üzerinde durabileceğine, kendi hatalarını göğüsleyip kendi yolunu çizebileceğine güven duyabildiğimiz adil ve şefkatli bir sistem kurulduğunda başlayacaktır.