Demografik Eşikte Medyatik ve Pejoratif Söylemler

Demografik Eşikte Medyatik ve Pejoratif Söylemler

Türkiye demografik bir eşiğin tam ortasında. Ancak mesele yalnızca ekonomik koşullar ya da bireysel tercihler değil. Medyada giderek yaygınlaşan evlilik, aile ve çocuk karşıtı pejoratif dil; fark edilmeden kültürel bir yönlendirmeye dönüşüyor.

Rumeysa Hafızoğlu

 

Türkiye demografik bir eşik yaşamaktadır. Bu eşik, istatistik ve grafiklerin ötesinde; gündelik hayatın merkezinde, bireylerin evlilik kararlarında, çocuk sahibi olma beklentilerinde ve yaşam tercihlerinde somutlaşan bir dönüşüme işaret etmektedir. Bugün demografi, artık sayılarla açıklanan bir nüfus meselesi olmaktan çıkmış, insanların hayat tarzlarıyla, yapısal koşullarla, kültürel dönüşümle ve medyanın diliyle iç içe geçmiş bir durumdadır.

Bugün medyadaki yaygın söylemlere baktığımızda ekranlara yansıyan içeriklerin önemli bir bölümünün aile, evlilik ve çocuk konularının çoğu zaman yapıcı bir dilden uzak ele alındığını görmek zor değil. Özellikle bazı ünlülerin ve oyuncuların röportajlarında, bazı talk show programlarında ve dizi sahnelerinde evliliğe ve çocuğa bakışın çoğu zaman olumsuz bir söylem içinde sunulduğu dikkat çekiyor. Evliliğin, çocuk sahibi olmanın ve aile olmanın olumlu yönleri ekranlara olumsuz anlatılar kadar taşınmıyor. Evliliği teşvik eden veya çocuk sahibi olmayı sevdiren bir dilden ziyade; insanın özgürlüğüne ve konforuna engel bir durum olduğu çoğunlukla anlatılıyor. Evlilik hayatı daraltan, bireysel özgürlüğü sınırlayan bir yaklaşımla resmediliyor. Burada asıl mesele ise evliliğin ya da çocuk sahibi olmanın sürekli övülmesi veya romantize edilmesi değil, demografi ve aile konusunda sürekli olumsuzlukla anılan tek yönlü kültürel hegemonik bir söylemi fark etmek ve anlamak.

‘‘Evlilik insan doğasına aykırı’’

Kültürel söylemi şekillendiren bazı aktörlerin, ünlülerin ve sanatçıların evlilik ve çocuk konusundaki tutumları, çoğu zaman yalnızca kişisel görüş olarak kalmıyor; izleyicinin bu deneyimlere mesafeli durmasını teşvik edebiliyor. Kararsız olan kişiler için bu süreç, cesaret buldukları değil, zaman zaman geri çekilmeyi tercih ettikleri bir duruma dönüşebiliyor. Tekrar eden bu dil, zamanla “normal” ve “makul” bir çerçeveye yerleşebiliyor. Böylece evlilik, bekârlık, çocuk sahibi olmak ya da olmamak, giderek daha fazla yük ve özgürlük karşıtlığı üzerinden tartışılır hâle gelebiliyor.

Geçtiğimiz günlerde bir oyuncunun “Evlilik insan doğasına aykırı olmasaydı bu kadar insan boşanmazdı.” sözleri, evlilik ile fıtrat arasındaki ilişkiyi yeniden tartışmaya açar. Bu cümle, ilk bakışta deneyimlere yaslanan makul bir tespit gibi duruyor. Sözkonusu oyuncu, kendi kuşağında boşanmaların yaygın olduğunu, aynı evin içinde mutsuz insanların yaşadığını, çevresindeki birçok kişinin ya boşanmış ya da bekar olduğunu ifade ediyor. Buradan hareketle evlilik, insanın yaşamına ve kendine ayıracağı zamana engel olan bir yapı olarak tanımlanıyor; bu da evliliğin insan doğasına uygun olmadığı sonucuna bağlanıyor.

Peki bu zamana kadar evli olan kuşaklar insan doğasına aykırı bir şey mi gerçekleştirdi? Eğer öyleyse insan doğasına aykırı bir şey nasıl asırlardır kuşaklar boyunca devam etti?

Evliliği insan doğasına aykırı ilan etmek, toplumsal olguyu ontolojik bir zorunluluğa indirgemek anlamına geliyor. Bu indirgeme, sorumluluğu kişinin algısından, beklentisinden ve yapısal koşullardan alıp “insan doğası” gibi özcü bir alana taşıyor. Oysa beden ve fıtrat elimizde olan bir durum değil, ontolojik bir gerçekliktir. Şikayetçi olunan şey insanın birbirine yük hâline getirdiği toplumsal gerçekliktir. Toplumsal gerçekliği doğa ile ilişkilendirmek, sorunların doğallaşmasına ve sorumluluk alınmamasına yol açar. Evlilik ve çocuğa dair bağların zorlaşması, insan doğasına aykırı olduğu anlamına değil; toplumsal yaşam biçimlerinin bu bağları taşıyamaz hâle geldiği anlamına gelmesidir.

Belki de asıl sormamız gereken soru şudur: Evlilik gerçekten insanın doğasına mı aykırı, yoksa biz evliliği içinde bulunduğumuz sosyolojik koşullarda yaşanamaz hâle mi getirdik?

‘‘Genç kızlara söylüyorum, erken evlenmeyin’’

Demografi açısından temel göstergelerden biri evlilik yaşındaki değişimdir. Bu yaşın yükselmesi, çocuk sahibi olma zamanını da doğrudan ileriye taşımaktadır. Bu tablo yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamayacak, aynı zamanda yapısal ve toplumsal boyutlarıyla birlikte değerlendirilmesi gereken bir olguya işaret etmektedir. Nitekim genç yaşta evlenmiş ünlü bir yazarın, yıllar sonra “Buradan tüm genç kızlara sesleniyorum, erken evlenmeyin, kendinizi tanımadan evlenmeyin; kızlarım olsa 30’una kadar evlenmeyin derdim, insan ancak o yaşlarda kendini tanıyor.” sözleri, bu kopuşun tipik bir örneğidir. Yazarın kişisel deneyimi üzerinden dile getirdiği bu tavsiye, bireysel gelişimi merkeze alan sözde “çağdaş” bir yaşam anlatısını yansıtırken; evlilik ve ebeveynliği hayatın ileri bir evresine erteleyen yaygın kültürel dili de farkında olmadan yeniden üretmektedir.

Evlilik ve çocuk sahibi olma kararlarının sürekli ileri yaşlara ötelenmesi, bireysel düzeyde “kendini tanıma” söylemiyle anlamlandırılmaktadır. Oysaki insanın kendini tanıması, ne istediğini bilmesi, doğru şeyi istediğinden emin olmasının 30 yaş sonrası ile bir garantisi var mıdır? Burada mesele erken evliliği idealize etmek değil; evlilik ve çocuk fikrinin “plan ve alınması gereken bir karar” yahut ‘‘hayatı yaşamaya bir yük’’ olarak kodlanmasıdır.

Sosyal medyada başka bir reels videosunda ise, bekar bir oyuncu, arkadaşlarına “Evlilik nasıl bir şey, mutlu musun?” diye soruyor. Aldığı cevap net ve çarpıcı: “Sakın abi, sakın ama evlenme.” Oyuncu ise bu uyarıya ironik bir dille karşılık veriyor: “Yani arkadaşlarımı dinleyip saçlarım dökülmüş bir şekilde yalnız mı yaşayacağım?”. Burada sosyal çevrenin anlatılarında evlilik kurumu kaçınılması gereken bir risk olarak karşımıza çıkıyor. Nitekim, evlilik hayatı paylaşmanın değil, hayatı kaybetmenin adı şeklinde aktarılıyor.

‘‘Çocuk sahibi olmak eşittir hayatı yaşayamamak’’

Bir başka ünlü oyuncunun ise evli olmasına rağmen çocuk düşünmediğini, bu tercihinin gerekçesini de “özgürlük” kavramıyla açıkladığı bir başka video dikkat çekiyor. Oyuncu konuşmasında çocuk sahibi olmanın sorumluluğunu istemediğini, çalışmak ve gezmek istediğini dile getiriyor. Çocuk, çalışmaya, kariyere ve hareketliliğe engel olan bir yük olarak konumlanıyor. Böylece çocuk sahibi olmak, tüm olumlu değerlerin karşısına yerleştirilen bir anlatıya dönüşüyor. Çocuk sahibi olunca insanın hayatın biteceği, özgürlüğün kaybolacağı, kişinin yarı yolda kalacağı düşüncesi neredeyse sorgulanamaz bir kabule dönüşüyor.

Çocuk sahibi olmaya dair olumsuz dil, annelik deneyimlerinde ise daha da sertleşiyor. Son yıllardaki popüler talk show programlarından birinde bir başka oyuncu, annelikte en zorlu sürecin emzirmek olduğunu belirtiyor. ‘‘Bebek emerken göğsüne jilet atılıyor, kimse bundan bahsetmiyor” ifadesi, programda mizah ve gerçeklik karışımı bir anlatı olarak sunuluyor. Elbette emzirme deneyimi her kadın için kolay değildir ve bedensel zorluklar barındırabilir. Ancak burada dikkat çekici olan, anne-çocuk arasındaki en güçlü bağ anlarından birinin, doğrudan bedene yönelik bir saldırı metaforuyla tarif edilmesidir. Bu sözler, belki de anneler için geride kalmış ve gülümseten bir deneyimi çağrıştırırken, yeni anne adaylarının gözünü korkutabilecek bir sürecin parçası olarak da algılanabiliyor.

Ekranlarda ve dijital mecralarda aile ve demografi konusunda dolaşıma giren her cümle, her imaj ve her “şaka”, yarının toplumsal tercihlerini şekillendiren küçük ama etkili anlatıları oluşturan parçalar hâline gelebiliyor. Aile ve demografi konusundaki bu pejoratif söylemlerin gündemde sıkça kaldığı bir atmosferde çocuk sahibi olmanın ve evlenmenin maddi ve manevi motivasyonu giderek daha azalıyor. En azından kültür dünyasında öne çıkan isimler tarafından evlenmemenin ve çocuksuzluğun dile getirilmesi, söylemi daha anlaşılır ve daha sempatik kılıyor. Mesele evliliği, anneliği ya da çocuk sahibi olmayı idealize etmek değil. Asıl mesele, bu alanların sürekli olarak olumsuzluk, yük ve travma diliyle anlatılmasının sorgulanmaması. Analiz edilen içeriklerde en önemli mesajlardan biri evli ve çocuk sahibi olmanın özgür olmaya, hayatı yaşamaya engel olarak görülmesi ve bunun da zorunlu ve dikotomik bir ilişki olarak aktarılması. Ekranlarda tekrar tekrar üretilen bu söylemler, evlilik ve çocuk fikrini teşvik eden değil, onlardan uzaklaşmayı “akıllıca” ve “özgür” gösteren bir normali oluşturuyor. Böylece tercih gibi görünen şeyler, zamanla kültürel yönlendirmeye ve hegemonik söyleme dönüşüyor.

O hâlde demografik eşiği yalnızca ekonomik teşvikler, yapısal koşullar ve bireysel tercihler üzerinden mi tartışacağız; yoksa geleneksel medyadaki ve dijital dünyadaki pejoratif söylemlerle yeniden üretilen değerleri de bu tartışmanın merkezine koyabilecek miyiz?

 

İki Nokta

Kitap tanıtımı, biyografi, araştırma raporu, değerlendirme ve inceleme yayınları ile bölgesel veya küresel ölçeklerde güncel ya da yapısal sorunlar.