Ekran Çağının Çocukları: Z Kuşağı Akademik Gerilemenin İlk Nesli mi?

Ekran Çağının Çocukları: Z Kuşağı Akademik Gerilemenin İlk Nesli mi?

Dikkat süresi kısalıyor, derin düşünme zayıflıyor, hafıza silikleşiyor. Bu yalnızca kuşaklar arası bir algı değil; uluslararası araştırmaların da işaret ettiği bir kırılma. Ekran çağında büyüyen çocuklar, dijital yoğunluğun gölgesinde akademik ve bilişsel bir gerileme yaşıyor. Peki henüz geç kalmadan bu gidişatı nasıl tersine çevirebiliriz?

 

İpek COŞKUN ARMAĞAN

 

Günümüzde ister öğretmen, ister anne-baba, ister bir kurumun yöneticisi ya da işvereni olun; bilişsel becerilerde ve temel yaşam yetkinliklerinde her yeni kuşağın bir öncekine kıyasla belirgin bir zayıflama sergilediğine dair neredeyse herkesin ortaklaştığı çarpıcı bir gözlem var. Dikkat süresinin kısalması, derin düşünme kapasitesinin azalması, problem çözmede sabırsızlık, duygusal dayanıklılıkta kırılganlık… En çok da yüzlerde okunan donukluk; empati yoksunu, temas kurmaktan kaçınan, adeta “betonlaşmış” bakışlar. Bu sadece nostaljik bir hayıflanma değil; bir önceki neslin sonraki nesilden şikâyet döngüsünün tipik bir tekrarı da değil.

Çünkü bu kez, farklı ülkelerde yürütülmüş, bahsi geçen tabloyu destekleyen kanıta dayalı araştırmalar var. Standart test sonuçlarından dikkat ve yürütücü işlev ölçümlerine, ruh sağlığı verilerinden sosyal beceri değerlendirmelerine kadar pek çok alanda, özellikle dijital yoğunlukla büyüyen kuşaklarda belirli gerilemelere işaret eden bulgular ortaya konuyor. Bu noktada tek sorunun sosyal medya olmadığından da emin olabilirsiniz. Meseleyi daha geniş bir bakışla ele almak durumundayız. Nitekim geçen ay ABD Kongresinde yaklaşık iki saat süren bir oturumda bu konuyu merkezine alan bir tartışma gerçekleşti. Oturumda pediatrist Dr. Jenny Radesky, sosyal psikolog Dr. Jean Twenge, nörobilimci Dr. Jared Cooney Horvath gibi bu konuda önemli araştırmalara imza atan akademisyenlerin değerlendirmeleri dinlendi. Jared Horvath’ın Kongredeki sunumunda önemli tespitleri vardı:

“…Son yirmi yılda, gelişmiş dünyanın büyük bir bölümünde çocukların bilişsel gelişimi duraklamış, hatta birçok alanda gerilemiştir. Okuryazarlık, matematiksel yeterlilik, dikkat ve üst düzey akıl yürütme becerileri; artan okullaşma oranlarına ve genişleyen kamu yatırımlarına rağmen düşüş göstermiştir.

Önceki kuşakların sınıflarından bugünkü sınıfları ayıran temel yapısal değişimlerden biri, eğitim teknolojilerinin (EdTech) hızlı ve büyük ölçüde düzenlenmemiş biçimde yaygınlaşmasıdır. Dijital cihazlar artık öğretim süresinin, ölçme-değerlendirmenin, ödevlerin ve öğrencilerin dikkatinin önemli bir bölümünü işgal etmektedir.

Uluslararası değerlendirmeler, geniş ölçekli akademik araştırmalar ve meta-analizlerden elde edilen mevcut kanıtlar, sınıf içi ekran maruziyetinin artmasının genellikle daha güçlü değil, daha zayıf öğrenme çıktılarıyla ilişkili olduğunu göstermektedir. Belirli ve sınırlı durumlarda (örneğin, dikkatle yapılandırılmış uyarlanabilir alıştırmalar ve telafi edici çalışmalar) dijital araçlar yüzeysel beceri kazanımını destekleyebilse de, çoğu temel akademik bağlamda ekranlar öğrenmeyi yavaşlatmakta, kavrayış derinliğini azaltmakta ve bilginin kalıcılığını zayıflatmaktadır.

Temel mesele, insan zihninin doğal gelişim seyri ile dijital platformların dikkat çekmek, odaklanmayı bölmek ve sürekli görev değiştirmeyi teşvik etmek üzere kurgulanmış tasarım mantığı arasındaki derin ve yapısal uyumsuzluktur…”

Horvath’la birlikte diğer tüm uzmanlar ortak bir riske dikkat çektiler: Yapay zekâ, çocuklar için sosyal medyadan daha fazla risk barındırıyor olabilir. Konuyla ilgili dünyaca ünlü sosyal psikolog Jean Twenge’in Kongredeki açıklamaları şöyle:

“Elbette yapay zekâ üzerine henüz bu kadar kapsamlı araştırmalara sahip değiliz; çünkü bu teknoloji oldukça yeni. Ancak hem bir ebeveyn hem de bir araştırmacı olarak, sosyal medyadan ziyade yapay zekâ temelli arkadaşlık uygulamaları konusunda çok daha fazla endişe duyuyorum. Çocuklarımızın ilk ilişkilerini bu pohpohlayıcı, sürekli onaylayan sohbet botlarıyla kuruyor olma ihtimali gerçekten ürkütücü. Bunun gerçek insan ilişkilerine nasıl yansıyacağını düşünmek bile kaygı verici.”

Tersine Flynn Etkisi ve Düşen Akademik Puanlar

Yukarıda işaret edilen bilişsel ve sosyal gerileme tartışmaları, literatürde “Tersine Flynn Etkisi” olarak adlandırılan olguyla da ilişkilendiriliyor. 20. yüzyıl boyunca birçok ülkede zekâ test puanlarında kuşaklar arası düzenli artışı ifade eden Flynn Etkisi’nin aksine, son yıllarda bazı gelişmiş toplumlarda bu artışın durduğu ya da tersine döndüğü gözlemleniyor. Özellikle soyut akıl yürütme, problem çözme ve dikkat gerektiren alanlarda düşüş eğilimleri rapor ediliyor. Araştırmacılar bu gerilemeyi dijital yoğunluk, azalan derin okuma pratikleri, eğitim niteliğindeki değişimler ve çevresel faktörlerle açıklıyor.[i] Türkiye’de de araştırmacıların bu geriye gidişi ortaya koymak için yaptığı bir boylamsal çalışma, 2016 ile 2021 yılları arasında genel, sözel ve görsel zekâ puanlarında düşüş eğilimi olduğunu gösteriyor. Ayrıca 2020 ile 2021 yılları arasında IQ puanlarında belirgin ve keskin bir azalma tespit ediliyor.[ii]

Bu geriye gidişin nedenlerini ortaya koyan çalışmaların da sayısı artış göstermiş durumda. Örneğin Kanada’da 2008-2023 yılları arasında yapılan bir boylamsal araştırmada 3. ve 6. sınıf öğrencilerinin akademik sınav sonuçları ile ekran sürelerinin ilişkisi araştırılmıştı. 3. sınıftan 3322 ve 6. sınıftan 2084 çocuk üzerinde yürütülen bu boylamsal çalışmada, televizyon ve dijital medya kullanım süresinin daha yüksek olmasının, ilkokul düzeyindeki standartlaştırılmış okuma ve matematik testlerinde daha düşük başarı ile ilişkili olduğu tespit edildi.[iii] Bu ve benzeri araştırmaların yayımlanmasıyla birlikte, dünya genelinde eğitim politikalarında dikkat çekici bir yön değişimi başladı. Özellikle bilişsel gerileme ve dikkat dağınıklığına ilişkin bulgular, birçok ülkeyi eğitimde dijitalleşme stratejilerini yeniden gözden geçirmeye sevk etti. İsveç, Finlandiya, Danimarka, İtalya ve Fransa gibi ülkeler, okul öncesi ve ilkokul düzeyinde tablet ve akıllı tahta kullanımını sınırlandırarak basılı kitaplara ve el yazısına dayalı geleneksel pedagojik yaklaşımları güçlendirmeye yöneldi.

Türkiye için Notlar

Dünyada olup biten duruma bakıldığında ve konuyla ilgili Türkiye vakasını inceleyen çalışmalar da ortaya konulduğuna göre Türkiye’nin nesiller arası beceri kaybı konusunda hızlı, çevik ve kendine özgü politikalara ihtiyaç duyduğu açıkça görülüyor. Evet, ekran kullanımını sınırlandıran müdahalelere bugün dünden çok daha fazla ihtiyacımız var. Ancak bugün, ilkokul düzeyindeki ders kitabı tasarımlarında dahi karekodlu etkinlikler yer alıyor; ders kitabını kullanırken çocukların cep telefonuna ihtiyaç duyduğu bir süreçten geçiyoruz. Okul öncesinde ya da ilkokulda bir öğrenci bilgisayardan yetişkin rehberliğinde destek alabilir ancak ödevini yapmak için cep telefonu kullanmak zorunda bırakılmamalı. Bu durum, çocuğun kendine ait bir cep telefonu olmasa bile anne-babasının telefonunu oyun, sınırsız video izleme ve sürekli kaydırma gibi alışkanlıklar için kullanmasına ve öğrenme dışı alanlara yönelmesine sebep oluyor. Anne babalar demişken, iyi bir anne baba olduğunu kanıtlamak için akıllı telefonların en yeni modellerini ilk fırsatta çocuklarına almakta yarışan anne babaların çocuklarının bilişsel, fiziksel ve duygusal geriye gidişlerine el birliği ile yaptıkları hatırı sayılır katkının detaylarına hiç girmiyorum.

Günümüzde, kâğıt ve kalem temelli öğrenme pratiklerinin giderek gerilediği, dijital araçların ise eğitim ortamlarında baskın hâle geldiği bir pedagojik dönüşüm sürecinden geçiyoruz. Ancak nörobilim alanında yürütülen çok sayıda deneysel çalışma, elle yazma eyleminin bilişsel işleme derinliği ve kalıcı hafıza oluşumu üzerinde klavye ile yazmaya kıyasla daha güçlü etkiler ürettiğini gösteriyor. El yazısı sırasında devreye giren ince motor koordinasyon, görsel-uzamsal planlama ve semantik kodlama süreçleri, bilgiyi daha bütüncül biçimde işlemeyi mümkün kılıyor. Buna karşılık dijital ortamda yazmak, çoğu zaman daha yüzeysel bir işlemleme düzeyine yol açıyor ve hatırlama performansını zayıflatıyor. Bu bulgular, öğrenme tasarımlarında yazma biçiminin pedagojik önemini yeniden değerlendirmeyi gerektiriyor.[iv] Şunu da belirtmek gerekir ki, artık öğrenciler klavye ile dahi not almak istemiyor; ilgili konunun sınavda çıkacağını düşündüklerinde ise ses ya da görüntü kaydı almayı bir öğrenme yöntemi olarak benimsiyorlar.

Dünya genelinde olduğu gibi Türkiye’de de zaten sınırlı düzeyde seyreden okuma alışkanlıklarının daha da zayıflamakta oluşu, eğitim politikaları açısından üzerinde ciddiyetle durulması gereken yapısal bir diğer mesele. Okuma, yalnızca bir kültürel etkinlik değil; bilginin derinlemesine işlenmesini mümkün kılan dikkat, süreklilik ve bilişsel odaklanma kapasitesini besleyen temel bir zihinsel pratik. Düzenli okuma alışkanlığı, kelime dağarcığından kavramsal düşünmeye, eleştirel analizden akademik başarıya kadar pek çok alanda güçlü bir yordayıcı değişken olarak işlev görür. Bu nedenle atılması gereken en stratejik adımlardan birinin, çocukların kitapla temasını artıracak fiziksel ve sosyal öğrenme ortamlarını zenginleştirmek olduğu görülüyor. Özellikle nitelikli çocuk kütüphanelerinin yaygınlaştırılması, yalnızca erişimi artırmakla kalmayıp aynı zamanda okuma kültürünü toplumsal ölçekte yeniden inşa etme potansiyeli taşıyor.

Türkiye için çıkacak notlar çok uzun ama dijital alanın ve kullanımın bu denli kontrolsüz olması ve sorumluluğun sadece anne babalara bırakılmış olması bir diğer önemli mesele. Dijital mecralara en hâkim anne babaların dahi artık dijitalin albenisiyle mücadele etmesi mümkün değil; hele ki kendileri de bu albeninin etkisiyle ekranlara bağımlıyken. Bu durumda daha kapsayıcı ve makro politikalar ihtiyaç söz konusu. Biliyoruz ki pek çok dijital platformun temel gayesi öğrenmeyi değil kullanıcı sayısını artırmak. Bu bakımdan her bir eğitim teknolojisinin bir neofili (yenilik takıntısı) alışkanlığı ile sınıflara sokulmasına izi verilmemesi gerekiyor. Öğrenmeye etkisi pilot uygulamalarla test edilmemiş hiçbir teknoloji sınıflara girmemeli. Geniş ölçekli yaygınlaştırma ya da sözleşme yenileme öncesinde, ilgili teknolojinin öğrenme üzerindeki faydasının bağımsız ve tekrarlanmış araştırmalarla kanıtlaması zorunlu kılınmalı. 16 yaş öncesinde çocukların ekranlara erişimi sınırlandırılmalı ve bu konuda tutarlı yasal düzenlemelere gidilmeli. Çocukların akran ve oyun etkileşimini artıracak oyun alanları ve tabiat parklarını genişleten şehirleşme politikalarına dünden çok daha fazla ihtiyacımız olduğunu zaten biliyoruz. Bu bilişsel geriye gidişin temelinde dijitalin başında geçen hareketsiz yaşamlar ve bununla birlikte artan çocuk obezitesi ve diyabeti olduğunun da farkındayız.

Tüm bunlarla birlikte çok masrafsız son bir öneri olarak evde ve okulda zihni en çok besleyen etkinlik olan ezber çalışmalarına ivedilikle dönülmesi ve çocuklarımızın çarpım tablosu başta olmak üzere, şiir ve hikâye türlerinden örnekleri ezberleyerek sesli performanslarla sergilemesine imkân sunmalıyız. Bu bir “ezberci eğitim” teklifi değil, hafıza kaybı riski taşıyan genç nesil için son bir hatırlatma çağrısı. Nitekim öğrenmeyen, hareket etmeyen, uyumayan ve iyi beslenmeyen bir nesil kayıp bir nesil olma riski ile burun buruna kalır. Bu riski müşterek bir zeminde bertaraf etmeliyiz.

 

 

 

 

[i] Trahan, L. H., Stuebing, K. K., Fletcher, J. M., & Hiscock, M. (2014). The Flynn effect: a meta analysis. Psychological bulletin, 140(5), 1332.

[ii] Bal-Sezerel, B., Ateşgöz, N. N., & Kirişçi, N. (2023). Intelligence differences across years: A trend analysis.

Kuramsal Eğitimbilim Dergisi [Journal of Theoretical Educational Science], 16(1), 107-126.

[iii] Li, X., Keown-Stoneman, C. D., Omand, J. A., Cost, K. T., Gallagher-Mackay, K., Hove, J., Janus, M., Korczak, D. J., Pullenayegum, E. M., Tsujimoto, K. C., Vanderloo, L. M., Maguire, J. L., & Birken, C. S. (2025). Screen time and standardized academic achievement tests in elementary school. JAMA Network Open, 8(3), 10.1001/jamanetworkopen.2025.37092.

[iv] Horvath, J. C. (2026). The Digital Delusion. LME Global Press, Arizona.

İki Nokta

Kitap tanıtımı, biyografi, araştırma raporu, değerlendirme ve inceleme yayınları ile bölgesel veya küresel ölçeklerde güncel ya da yapısal sorunlar.