Belirsizlik Çağında Türkiye İçin Stratejik Bir Zorunluluk: Bütüncül Yaklaşımla Toplumsal Dayanıklılık İnşası

Belirsizlik Çağında Türkiye İçin Stratejik Bir Zorunluluk: Bütüncül Yaklaşımla Toplumsal Dayanıklılık İnşası

Küresel normların zayıfladığı, çatışmaların arttığı ve demografik dönüşümün hızlandığı mevcut konjonktürde; Türkiye'nin gelecek vizyonu, beşeri sermayeyi ve halk sağlığını merkeze alan bütüncül bir toplumsal dayanıklılık stratejisine dayanmalıdır.

Selçuk Aydın

Küresel ve ulusal politikaların hiç olmadığı kadar hareketlendiği, geleceğe dair belirsizliklerin her alanı kuşattığı tarihi bir eşiğe tanıklık etmekteyiz. Dünyanın gündemi savaşlara ve Gazze’de yaşanan insanlık krizine odaklanmışken, bu trajedilerin toplumsal ve sistemsel kökenleri ve etkileri hiç olmadığı kadar derinlemesine sorgulanmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrası, “soykırımlar bir daha yaşanmasın” şiarıyla kurulan uluslararası sistem, güçlendirilen düşünceler, yaklaşımlar ve hatta desteklenen siyasal rejimler, bugün Gazze’de yaşanan soykırımı engellemek bir yana, bizzat destekçisi konumuna gelmiştir.

İtalya’da elitlerin Bosna Savaşı sırasında “insan avı safarilerine” katıldığına dair ortaya çıkan tüyler ürpertici iddialar ile bugün Gazze’de yaşananlara bizzat yada susarak verilen destek, Batı’nın normatif gücünün iflas ettiğini ve ahlaki bir çöküş yaşadığını kanıtlamaktadır. Bu küresel çöküş, sadece diplomatik bir kriz değil, toplumsal yansımaları olan ve geleceği şekillendirecek ve şu andaki verili olan her şeyi sorgulatacak bir krizdir.

Modernleşmenin Maliyeti ve Dekolonyal Bir Eleştiri

Modernleşme ve kalkınma hedefleri, Batı dışı dünyada ve Türkiye’de uzun yıllar toplumsal dönüşümün merkezine yerleştirilmiştir. Bu süreç, Arturo Escobar’ın eleştirdiği gibi, kalkınmayı sadece nicel büyüme verilerine indirgeyen ve bunun yolunun da Batı merkezli bir “model” olarak dayatılması bugün yaşanan krizlerin kökeni olduğunu hatırlatmaktadır. Benzer şekilde Mahmood Mamdani’nin daha 1960’larda doğurganlık karşıtı görüşlere karşı Batı dışı toplumlarda doğurganlığın sosyo-ekonomik mantığını sunması ve sömürge sonrası nüfus planlamalarına getirdiği eleştiriler, ulus-devlet inşasında dayatılan modern kalıpların toplumsal dokuyu nasıl zedelediğini göstermektedir.

2026 yılına gelindiğinde, yıllardır izlenen bu rotanın toplumsal maliyetleri Türkiye için de belirgin hale gelmiştir. Ulaşılan noktanın ve bizzat hedeflenen "kalkınma" idealinin yapısal sorunlarla malul olduğu bugün daha net tartışılmaktadır.

Demografik Dönüşüm ve Aile Yapısındaki Kırılma

Toplumsal dayanıklılığın test edildiği en kritik alan, toplumun temel yapı taşı olan ailedir. Veriler, hanehalkı büyüklüklerinin giderek küçüldüğünü ve gelişen hemen hemen hiçbir ekonomide toplumun devamlılığını sağlayacak 2.1 toplam doğurganlık hızına ulaşılamadığını göstermektedir. Bu küresel kader Türkiye’yi de vurmuş ve bununla beraber doğurganlık hızı 1.48’e gerilemiş, tek başına yaşam oranları her beş kişiden biri seviyesine yükselmiştir. Bu bireyselleşme eğilimi, sadece demografik bir değişim değil; toplumsal işbirliklerini, akrabalık bağlarını ve dayanışma ağlarını zayıflatan sosyolojik bir risktir. Ortalama ilk evlilik yaşının yükselmesi ve boşanma oranlarındaki artış, aile kurumunun gecikmesini beraberinde getirmekle beraber devamlılığına dair ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.

Küresel ölçekte bakıldığında, Japonya gibi toplam doğurganlık hızının uzun yıllardır 2,1’in altında olduğu coğrafyalarda akrabası olmayan geniş kitlelerin oluştuğu ve tek başına yaşamın neredeyse her iki kişiden biri haline geldiği görülmektedir. Fransa gibi ülkelerde ise boşanma oranları azalıyor gibi görünse de, bunun asıl sebebi evlilik kurumunun bizatihi kendisinin çökmesi ve geleneksel aile normlarının yıkıldığı bir döneme girilmesidir. Çağımızın yaşadığı bu krizlerin Türkiye’ye sirayet etmesi karşısında, aileyi güçlendirmek adına "Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Vizyon Belgesi ve Eylem Planı" gibi stratejik adımların atılması ve önümüzdeki sürecin aile odaklı planlanması, Türkiye için hayati bir öneme sahiptir.

Demografik Dönüşüm, Göç ve Ulusal Strateji

Demografi meselesi, artık sosyo-ekonomik politikalar ve göç olgusu merkeze alınmadan çözülebilecek tek boyutlu bir konu değildir. Neo-liberal dönemin getirdiği birey merkezli dünya algısı, kâr maksimizasyonu odaklı kalkınma politikaları ve iş-yaşam dengesinin bozulması demografik krizin temel tetikleyicilerindendir. İkincisi, modern dönemin en sancılı meselelerinden olan ulus inşası ve nüfus hareketliliğidir. Türkiye, erken Cumhuriyet döneminde nüfus mübadelelerinde olduğu gibi pro-natalist politikaları, ulusal kimlik inşası ve stratejik göç yönetimiyle harmanlamıştır.

Bugün de Türkiye tarihsel, kültürel ve dini bağları çerçevesinde; savaş ve krizle boğuşan komşu ülkelerden kaynaklanan göçü, bir 'değerler politikası' olarak ele almakta ve süreci insani bir hassasiyetle yönetmektedir. Ancak, iç göçün halen yüksek seyretmesi ve dış göçün dengesizleşmesi, ulusal kimliğin uyumu ve demografik sürdürülebilirlik açısından yeni bir stratejik çerçeveyi zorunlu kılmaktadır. Göç, yönetilmesi gereken bir kriz alanı olmaktan çıkarılıp, ulusal bütünlük stratejisinin bir parçası olarak yeniden ele alınmalı; toplumsal entegrasyonun nerede ve nasıl sağlanacağı net bir politikayla oturtulmalıdır.

Halk Sağlığı ve Refahın Dağılımı

Halk sağlığında anne ve bebek ölümlerinin azalması ile beklenen yaşam süresinin uzaması önemli bir başarıdır. Ancak çağın değişen hastalık profili özellikle obezite ve bağımlılıkların artışı toplumun hem fiziksel hem de ruhsal dayanıklılığını tehdit etmektedir. Dahası, bu eğilimler doğurganlığı olumsuz etkileyen sağlık sorunlarını derinleştirirken, bağımlılık olgusu küresel ölçekte bir “bağımlılık pandemisi” olarak en kritik kriz alanlarından biri hâline gelmiştir.

Ekonomik refah bağlamında ise hanehalkı gelirinden alt grupların aldığı payın düşük seviyelerde seyretmesi dikkat çekicidir. Öte yandan konut sahipliği oranlarındaki düşüş ve kira artışları, barınma güvenliğini zedelemektedir. Bu noktada, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı öncülüğünde sosyal konut projelerinin hayata geçirilmesi ve kiralık konut üretimine yönelik yeni stratejiler, siyaset kurumunun sorunun farkında olduğunu ve çözüm iradesini koruduğunu gösteren umut verici gelişmelerdir.

Eğitim-İstihdam Uyumsuzluğu ve Dijital Tehditler

Toplumsal yapının geleceğini ilgilendiren bir diğer alarm, eğitim ve istihdam arasındaki uyumun giderek zayıflamasıdır. Eğitim düzeyinin yükselmesine rağmen ne eğitimde ne istihdamda yer alan genç nüfus oranlarının yüksek seyretmesi, eğitimin işgücü piyasasının ihtiyaçlarıyla korelasyonunun zayıfladığını ve beşeri sermayenin etkin kullanımında yapısal sorunlar bulunduğuna işaret etmektedir. Buna ek olarak dijitalleşme ve yapay zekâ temelli teknolojilerin yaygınlaşması, özellikle belirli niteliklere sahip eğitimli işgücünün istihdam alanlarını dönüştürmekte ve bazı meslek gruplarında daralmaya yol açmaktadır. Söz konusu gelişmeler, eğitim politikaları ile istihdam stratejilerinin yeniden ele alınmasını ve dijital dönüşümü dikkate alan bütüncül ve yeni politika yaklaşımlarının geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Benzer bir kırılganlık dijital alanda yaşanmaktadır. Yıllarca "özgürlük alanı" olarak kutsanan dijital dünya, denetimsiz bırakıldığında demokratik değerleri aşındıran ve çocukları tehdit eden bir yapıya dönüşmüştür. Türkiye’nin, dünyadaki eğilimlere paralel olarak çocukları dijital tehditlerden korumaya ve dezenformasyonu engellemeye yönelik adımları, bir kısıtlama değil, toplumsal ve bireysel hakların korunması adına atılmış pozitif bir refleks olarak okunmalıdır.

Bütüncül Yaklaşımla Toplumsal Dayanıklılık İnşası

Tüm bu veriler ışığında, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunlara bütüncül bir yaklaşımla cevap vermesi ve toplumsal dayanıklılığı artırması elzemdir. Batı merkezli sosyolojik modellerin kendi krizleri içinde boğulduğu ve yetersiz kaldığı bu "belirsizlik çağında", Türkiye kendi toplumsal gerçekliğine uygun, özgün bir bakış açısı geliştirmek zorundadır. Aileyi, eğitimi, ekonomiyi ve güvenliği bir bütün olarak ele alan, devlet ve toplum ilişkisini günümüz şartlarına göre yeniden tanımlayan ve toplumu şoklara karşı dirençli kılan politikalar, Türkiye için bir arayıştan öte kurumsal, tarihsel ve toplumsal bir zorunluluktur

İki Nokta

Kitap tanıtımı, biyografi, araştırma raporu, değerlendirme ve inceleme yayınları ile bölgesel veya küresel ölçeklerde güncel ya da yapısal sorunlar.