Dijital Ağlar, Çocuklar ve Gençlerde Radikalleşmeyi Nasıl Besliyor?

Dijital Ağlar, Çocuklar ve Gençlerde Radikalleşmeyi Nasıl Besliyor?


Birçok ülkede çocuklar ve gençler için sosyal medyanın sınırlandırılması ya da yasaklanması tartışılıyor. Ancak bu tartışmanın arkasındaki gerekçeler ülkeden ülkeye değişiyor. Kimi devletler gençleri müstehcen içeriklerden korumayı öncelikli görürken, kimi ülkelerde dijital kumar, uyuşturucuya erişim ve benzeri riskler öne çıkıyor. Almanya ve Avusturya’da ise tartışma farklı bir noktada yoğunlaşıyor: Sosyal medya, gençler için hızlanan bir radikalleşme zeminine dönüşüyor.

Muhammed Ali Ucar

 

Son aylarda çocukların ve gençlerin sosyal medya kullanımı, dünya genelinde siyaset gündeminin üst sıralarına taşındı. Avustralya’da 16 yaş altı için yürürlüğe giren sosyal medya yasağı, Fransa’da 15 yaş altını kapsayan düzenleme hazırlıkları, Danimarka ve Malezya’daki planlar ya da Birleşik Krallık’ta yürütülen istişareler, bu tartışmanın küresel bir nitelik kazandığını gösteriyor. Ülkemizde de sosyal medyanın 15 yaş altına yasaklanması için yasa hazırlıkları devam ediyor.

Sosyal medyanın yasaklanmasına yönelik tartışmalar birçok ülkede benzerlik gösteriyor. Bunların başında çocukların çevrim içi zorbalığa maruz kalması, cinsel içeriklerle erken yaşta karşılaşması, kötü niyetli kişiler tarafından yönlendirilmesi, sanal kumar, uyuşturucu, dijital bağımlılık ve akademik başarının gerilemesi geliyor. Diğer yandan sosyal medya, çocukların bireysel gelişimini tehdit eden bir risk alanı olarak ele alınıyor. Tartışmanın merkezinde çoğunlukla ruh sağlığı, dikkat dağınıklığı ve psikososyal zararlar yer alıyor.

Bu çerçevede sosyal medya yasakları ya da yaş sınırları, bireyleri yani çocukları ve gençleri “koruyucu” sosyal politikalar olarak sunuluyor. Devletler, çocukları dijital dünyanın olumsuz etkilerinden uzak tutmayı hedefliyor. Ancak Almanya ve Avusturya’daki sosyal medya yasaklarına dair tartışma, bu genel tablodan belirgin biçimde ayrışıyor. Çünkü burada mesele, çocukların ne izlediğinden çok, neye dönüştüğü sorusu etrafında şekilleniyor.

Blitzradikalisierung

Almanya ve Avusturya’da sosyal medya tartışması bir bireysel koruma ve yasak meselesinden ziyade, bir erken uyarı meselesi olarak ele alınıyor. Sosyal medyada yaş sınırı tartışmaları çoğu zaman “özgürlük mü, yasak mı?” ikilemine sıkıştırılıyor. Oysa Almanya’da güvenlik birimlerinin yürüttüğü kapsamlı bir araştırma, meselenin esasen çocukların ve gençlerin maruz kaldığı somut güvenlik riskleriyle ilgili olduğunu ortaya koyuyor.

Baden-Württemberg Eyalet Kriminal Dairesi bünyesindeki SAFE biriminin 2020–2025 yıllarını kapsayan ve ülke genelinde bilinen 37 vakayı inceleyen çalışmasına göre, dijital radikalleşme artık marjinal bir mesele değil. İncelenen vakalarda ortalama yaş 16,4, vakaların yaklaşık dörtte biri 14 yaşın altında ve hukuken cezai sorumluluğu olmayan çocuklardan oluşuyor.

Daha çarpıcı olan ise radikalleşme hızının kendisi. Vakaların yarısında radikalleşme süresi bir yıldan kısa. Araştırmacılar bu durumu “Blitzradikalisierung” (Ani radikalleşme) olarak tanımlıyor. Yani mesele, yıllar içinde oluşan ideolojik süreçler değil, aylar içinde gerçekleşen ani kopuşlar.

Bu radikalleşme yalnızca söylem düzeyinde de kalmıyor. Çalışmaya göre vakaların %60’ında saldırı hazırlıkları orta veya ileri aşamaya ulaşmış durumda. Silah temini, hedef belirleme, manifesto yazımı gibi unsurlar, sosyal medyanın yalnızca bir “ifade alanı” değil, şiddet pratiğine açılan bir geçit hâline geldiğini gösteriyor.

Araştırmanın bir başka kritik bulgusu, bu sürecin büyük ölçüde gizli yaşanmadığı. Vakaların %79’unda, aile ya da okul çevresinin fark edebileceği açık uyarı işaretleri bulunmasına rağmen, bu sinyaller yalnızca %17’sinde gerçek bir müdahaleye dönüşmüş. Sorun, çoğu zaman algoritmalardan ziyade, toplumsal ve kurumsal eşiklerin aşılmaması.

SAFE raporu ayrıca bu gençlerin büyük bölümünde psikolojik kırılganlık, sosyal dışlanma ve aile içi ihmalin yaygın olduğunu ortaya koyuyor. Yani sosyal medya, radikalleşmenin nedeni olmaktan çok, bu kırılganlıkların hızla derinleştiği bir zemin işlevi görüyor. Bu nedenle yaş sınırı tartışmasını, ifade özgürlüğü yada daha genel kapsamda özgürlük ekseninde değil, erken müdahale ile toplum ve çocuk koruma politikası çerçevesinde düşünmek gerekiyor. Bir başka ifadeyle, dijital dünyada çocuklar için “beklemek” çoğu zaman bir seçenek değil. Çünkü radikalleşme, beklenenden çok daha hızlı gerçekleşiyor.

Avusturya’da da Almanya’ya benzer sekilde sosyal medya yaş sınırı tartışması güvenlik ve radikalleşme eksenine oturmuş durumda. Kronen Zeitung’da yer alan değerlendirmelere göre Avusturya’daki çocuklar ve gençler sosyal medyayı neredeyse ev içi bir alan gibi kullanıyor. Güncel Jugendmonitor verileri, kız ve erkek çocukların yüzde 87’sinin WhatsApp kullandığını, yüzde 80’inin düzenli olarak YouTube izlediğini, yüzde 72–74’ünün ise Snapchat, Instagram veya TikTok’u aktif biçimde kullandığını ortaya koyuyor. Dijital iletişim, bu yaş grubunda yüz yüze temasın yerini giderek daha fazla alıyor.

Bu yoğun kullanım, gençlerin şiddet videoları, nefret söylemi ve aşırıcı propaganda ile erken yaşta temas kurmasını da beraberinde getiriyor. Kronen Zeitung’a konuşan yetkililer, özellikle dini ve ideolojik aşırılığın çevrim içi ortamda hızla yayılabildiğine dikkat çekiyor. Avusturya’da tartışılan 15 yaş sınırı, bu nedenle klasik bir “ahlaki koruma” refleksinden ziyade, radikalleşmeyle mücadeleye yönelik önleyici bir araç olarak sunuluyor. Düzenlemenin odağında doğrudan platformlar yer alıyor; yaş doğrulama ve içerik denetimi gibi mekanizmalarla gençlerin radikalleşme süreçlerine sürüklenmeden önce korunması amaçlanıyor.

Sessiz Bir Kırılma

Almanya ve Avusturya’da sosyal medya tartışmasının bu kadar güvenlik merkezli bir hatta oturmasının temel nedeni, radikalleşmenin artık marjinal gruplarla sınırlı bir sorun olmaktan çıkmış olması. Aşırı sağ ve şiddet yanlısı ideolojiler, özellikle gençler arasında hızla yayılıyor. Üstelik bu yayılma, klasik örgütlenme biçimleriyle değil; gündelik hayatın içine sızan, çoğu zaman fark edilmesi zor dijital ağlar üzerinden gerçekleşiyor.

Bu noktada mesele yalnızca bireysel suç potansiyeli taşıyan gençler değil, toplumsal birlikte yaşamın kendisi hâline geliyor. Çünkü radikalleşme, yalnızca terör eylemlerine uzanan uç örneklerden ibaret değil. Çok daha yaygın ve görünmez olan etkisi, “biz” ve “onlar” ayrımının erken yaşlarda normalleşmesi, dışlayıcı ve hiyerarşik dünya görüşlerinin sıradanlaşması.

Gençlik dönemi, kimlik arayışının ve aidiyet ihtiyacının en yoğun yaşandığı evre. Sosyal medya, bu ihtiyaca hızlı ve güçlü yanıtlar sunuyor: Net düşman tanımları, basitleştirilmiş açıklamalar ve güçlü bir “ait olma” duygusu. Aşırı sağ ve radikal ideolojiler, tam da bu boşlukta etkili oluyor. Karmaşık toplumsal sorunları indirgiyor, gençlere “anlamlı” bir rol ve mücadele vaadi sunuyor. Almanya’daki “Blitzradikalisierung” vakaları, bu sürecin ne kadar kısa sürede gerçekleşebildiğini gösteriyor.

Diğer yandan uzmanlar, sosyal medya yaş sınırlarının gençleri kamusal alandan dışlayabileceğini savunuyor. Bu kaygı önemli ancak bu tür sınırlama girisimleri gençleri susturmayı değil; onları şiddet ve radikalleşme döngüsüne erken yaşta kaptırmamayı hedefliyor.

Ülkemizde de aşırı sağcı düşüncelere sahip gençlerin sosyal medya üzerinden mobilize olması, yakın zamana kadar özellikle göçmen karşıtı söylemler etrafında belirgin bir yükseliş göstermişti. Suriye’deki iç savaşın sona ermesiyle birlikte geri göç sürecinin hızlanması, bu mecraların görünür etkisini kısmen azaltmış olsa da söz konusu grupların sosyal medyayı çocuklar ve gençler açısından bir tür “devşirme alanı” / “erken ideolojik yönlendirme alanı” olarak kullanabilme potansiyeli ortadan kalkmış değil. Bu bağlamda “Blitzradikalisierung” olgusu, ülkemizdeki mevcut durumu tanımlamak açısından da açıklayıcı bir kavram sunuyor.

Toplumsal birlikte yaşam açısından bakıldığında ise mesele daha da derinleşiyor. Aşırı sağ ideolojilerin genç yaşta yayılması, yalnızca bugünün güvenlik sorunu değil; yarının toplumsal çatışma potansiyelini barındırıyor. Eğitim sistemine, iş piyasasına ve kamusal yaşama bu zihniyetle giren bir kuşak, toplumsal uyumu zayıflatır.

Yasaktan Öte

Bu tablo, sosyal medya yasaklarının tek başına yeterli olmayacağını gösteriyor. Ancak bu tür düzenlemeler, daha geniş bir politika çerçevesinin parçası olarak ele alındığında anlam kazanma potansiyeline sahip.

Öncelikle yaş sınırları, erken uyarı ve erken müdahale mekanizmalarının bir unsuru olarak tasarlanmalı. Riskin en yüksek olduğu yaş grubunda sosyal medya erişiminin sınırlandırılması, ailelere ve okullara zaman kazandıran koruyucu bir “fren” işlevi görebilir.

İkinci olarak okullar, veliler, gençlik merkezleri ve sosyal hizmetler arasında daha güçlü bir koordinasyon gerekiyor. Almanya’daki SAFE raporunun da gösterdiği gibi, uyarı işaretleri çoğu zaman fark ediliyor ancak müdahaleye dönüşmüyor. Bu boşluk, kurumsal eşiklerin düşürülmesi ve net sorumluluk alanlarıyla kapatılabilir.

Üçüncü olarak platformların sorumluluğu daha açık biçimde tanımlanmalı. Yaş doğrulama, içerik denetimi ve kapalı gruplarda örgütlenen ağların dağıtılması, yalnızca devletlerin değil, teknoloji şirketlerinin de yükümlülüğü olmalı.

Son olarak gençlere yönelik sosyal ve psikolojik destek politikaları güçlendirilmeli. Sosyal medya radikalleşmenin nedeni olmasa bile, kırılganlıkların hızla derinleştiği bir alan sunuyor. Bu kırılganlıkları azaltmadan dijital alanda kalıcı bir çözüm üretmek mümkün değil.

Sosyal medya tartışması artık yalnızca teknoloji ya da özgürlük meselesi değil. Mesele, gençlerin hangi dünyada sosyalleştiği ve bu dünyanın toplumsal birlikte yaşamı nasıl şekillendirdiğiyle ilgili. Bu nedenle bazı sınırlamalar, bireysel özgürlükleri kısıtlayan istisnai adımlar değil; toplumsal barışı ve refahı korumaya yönelik önleyici politikalar olarak okunmalı.

 

İki Nokta

Kitap tanıtımı, biyografi, araştırma raporu, değerlendirme ve inceleme yayınları ile bölgesel veya küresel ölçeklerde güncel ya da yapısal sorunlar.