Yetenekle Bağ Kurmak: Eğitim Politikası Alanı Olarak Yetenek Yönetimi
Türkiye’de eğitim üzerine konuşurken çoğu zaman en kolay ölçebildiğimiz şeye odaklanıyoruz. Kaç öğrenci hangi okula yerleşti? Hangi lise hangi yüzdelik dilimden öğrenci aldı? Kaç öğrenci tam puan yaptı? Peki, bir ülkenin yetenek yönetimi süreci, öğrenciyi “iyi” bir okula yerleştirdiğinde mi hedefine ulaşıyor, yoksa o öğrencinin yıllar içindeki gelişimini izleyip ülkenin geleceğiyle ilişkilendirebildiğinde mi?
Fatma Betül Karalı Impram
LGS ve YKS sınav dönemlerinde okulların yüzdelik dilimleri, hangi lisenin hangi sıralamayla öğrenci alacağı, yükseköğretim programlarının kontenjanları ve yerleştirme sonuçları eğitim tartışmalarının merkezine oturuyor. Ancak bu verileri incelemek tek başına bir ülkenin yeteneklerini tanıması, yönlendirmesi ve yıllar içinde geliştirmesi için bize yeterli bilgiyi vermiyor. İşte tam da burada eğitimde yetenek yönetimi tartışması başlıyor.
Salt Yerleştirme Mantığının Sınırları ve Ülkenin Yetenek Profilini Tanımak
Eğitim sistemleri çoğu zaman bunu açıkça söylemese de uygulamada çoğunlukla “yetenekli öğrencinin kendi yolunu bulacağı” varsayımına yaslanıyor. Bir öğrenci iyi bir liseye yerleşmişse, BİLSEM’e kabul edilmişse, olimpiyat kampına seçilmişse ya da sınavlarda yüksek başarı göstermişse artık “başarılı” kabul ediliyor. Bundan sonrası çoğu zaman öğrencinin kendi çabasına, ailesinin imkânlarına veya eğitim hayatında karşılaştığı öğretmenlerin dikkat ve ilgisine kalıyor.
Oysa uluslararası veriler bu varsayımın riskini ortaya koyuyor. İngiltere’de yüksek başarı gösteren dezavantajlı öğrencileri izleyen çalışmalar, erken akademik başarının kendi başına güvenli bir gelişim hattı oluşturmadığını ortaya koyuyor. İlkokul sonunda matematikte ülke genelinde ilk yüzde 25’e giren 31.310 dezavantajlı öğrenciden yalnızca 715’i matematik odaklı bir lisans programından güçlü bir dereceyle çıkıyor. ABD’de de yüksek başarılı öğrencileri bireysel düzeyde yıllar içinde izleyen çalışmalar, üçüncü sınıfta matematikte ülke genelinde en üst yüzde onluk dilimde yer alan öğrencilerin yalnızca yüzde 57,3’ünün sekizinci sınıfta aynı düzeyde kalabildiğini ortaya koyuyor. Sınıf düzeyine ve derse göre değişmekle birlikte başlangıçta yüksek başarılı öğrencilerin yaklaşık yüzde 30 ila 50’si zaman içinde bu konumunu yitiriyor. Bu tablo basit ama güçlü bir şey söylüyor. Erken fark edilen potansiyel, desteklenmediğinde yolun ilerleyen aşamalarında sessizce sönebiliyor.
Ülkenin yetenek profilini yalnızca sınavlar aracılığı ile tanımaya çalışmak ise kör noktada kalan yetenekleri beraberinde getiriyor. Merkezî sınav temelde sınırlı sürede, baskı altında, çoktan seçmeli bir formatta hızı ve örüntü tanımayı ölçüyor. Oysa yetenek yalnızca bu kalıba sığacak bir kavram değil. Akademik alanda hızlı ilerleyen öğrenciler, özel yetenekli çocuklar, sanatsal duyarlılığı yüksek olanlar, teknik üretime yatkın olanlar, sosyal liderlik becerisi gösterenler, mesleki alanlarda erken ilgi ve beceri geliştirenler geniş bir yetenek havuzunun farklı parçalarını oluşturuyor. Çocuğu tanımak esasında merakı, öğrenme süreçleri, proje üretimi, öğretmen gözlemleri, okul içi gelişimi, sosyal duygusal gücü ve ilgi alanları değerlendirildiğinde, gerçekten amacına ulaşabiliyor.
Merkezî sınavların akademik potansiyeli görünür kılmadaki pratik işlevi yok sayılamaz olsa da sınav tek veri hâline geldiğinde; başarı diğer tüm çevresel faktörlerden ayrıştırıldığında ülkenin yeteneklerine bakışı da eşleştirmeye dayalı bir yerleştirme tekniği üzerinden karşılık buluyor. Oysa yeteneklerin gerçekten yönetilebilmesi, öğrencilerin erken yaşlardan itibaren farklı verilerle izlendiği bir yetenek havuzu oluşturmayı gerektiriyor. Bu havuz, öğrencileri etiketlemek için değil, onların hangi alanda derinleşebileceğini, nasıl bir öğrenme ortamına ihtiyaç duyduğunu ve hangi eğitim yolunda daha iyi gelişebileceğini anlamak ve planlamak için önemli bir kaynak değeri taşıyor. Tanıma süreçlerinin bu bakış açısıyla ele alınması eğitim hayatı boyunca devam eden, öğrencinin gelişimine göre yenilenebilen daha esnek ve döngüsel bir değerlendirme sürecini gerektiriyor. Zira yeteneklerin tanınması yalnızca erken parlayanları değil, farklı sebeplerle geç açılanları da görebilecek bir dikkati gerektiriyor.
Yeteneği Tanıma Kapasitesi ve Destek Eğitiminin Anlamı
Türkiye’nin bu alanda önemli bir birikimi var. Fen liseleri, sosyal bilimler liseleri, proje okullar, BİLSEM’ler ve bilim olimpiyatları, farklı yetenek alanlarını seçmek ve desteklemek için önemli imkânlar sunuyor. Özellikle BİLSEM, birçok ülkede bu ölçekte bulunmayan yaygın ve örgütlü bir özel yetenek eğitimi altyapısı olarak dikkat çekiyor. Ancak bugün BİLSEM etrafında oluşan hazırlık kitapları, kurs duyuruları ve erken yaşta başlayan aile beklentileri bize önemli bir şey söylüyor. Destek eğitimi olarak tasarlanan bu yapı, ailelerin gözünde kolaylıkla statü hedefine dönüşebiliyor. Bu durum özel yetenek kavramını toplum olarak nasıl anladığımızı düşünmek için önemli. Çünkü bir çocuk, aslında ihtiyacı olmadığı bir programa giremediği için kendisini başarısız hissediyorsa, orada eğitimin amacı ile ailenin beklentisi arasında bir kopukluk oluşmuş demektir. Oysa özel yetenek eğitiminin yahut seçerek öğrenci alan okulların amacı, çocuklara yeni bir yarış alanı açmak değil; farklılaşan öğrenme ihtiyaçlarını fark etmek ve bu ihtiyaçlara uygun zenginleşme alanları sunmaktır.
Bu mesele yalnızca Türkiye’ye özgü değil. Dünyanın en seçici eğitim sistemlerinden biri olan Singapur, 1984’ten bu yana yürüttüğü ve her yıl öğrencilerin yaklaşık yüzde birini ayrı okullara alan özel yetenek programını yakın zamanda güncelledi. Yeni yaklaşımda özel yetenek eğitimi, okul merkezli bir anlayışla kendi içinde ve birden çok aşamada sunacağı esnek bir destekle geliştiriliyor. Okul merkezli bu esnek anlayışın okullarda geç fark edilen öğrencilerin de sisteme dâhil olabilmesini sağlayacağı ve ailelerin çocuklar üzerinde kurduğu baskıyı da azaltabileceği belirtiliyor. Türkiye için BİLSEM, bu alanda güçlü ve yaygın bir kaynak olmayı sürdürüyor. Bununla birlikte okul merkezli süreçlerin de öğrencilerin ihtiyaçlarına göre düzenlenebilmesi ve sınıf içinde farklılaştırmanın mümkün kılınması, hem özel yetenekli hem de üst düzey başarı gösteren öğrenciler için en az ayrı destek programları kadar önem taşıyor.
Yetenek ile Bağ Kurabilme: Aidiyet ve Ortak Gelecek
Benzer bir mesele LGS sonrasında da karşımıza çıkıyor. Akademik alanda öne çıkan öğrenciler akademik başarıya göre öğrenci seçen okullara yerleşiyor. Bu önemli bir gösterge. Fakat sonra ne oluyor? Öğrencinin akademik gelişimi, psikososyal ihtiyacı, motivasyonu, kariyer ilgisi ve ileride hangi alanda derinleşeceği sistematik biçimde izleniyor mu?
Yetenek yönetimini yerleştirme mantığından ayıran en önemli nokta da burada başlıyor. Zira böyle bir anlayışta yerleştirme bir sonuç değil, öğrencinin kendi potansiyeline uygun bir yol çizebilmesi için bir başlangıç olarak görülüyor. Bir öğrenci fen lisesine girdiğinde, BİLSEM’e kabul edildiğinde, olimpiyat kampına seçildiğinde ya da herhangi bir alanda yüksek potansiyel gösterdiğinde süreç esasında yeni başlıyor. Çünkü yetenek yalnızca kendi kendine büyüyen sabit bir özellik değil. Destekleyici öğretmen, uygun çevre, anlamlı hedef, psikososyal destek, disiplinli çalışma, mentörlük ve iyi kurulmuş rehberlik süreçleriyle gelişen dinamik bir potansiyel. Bu nedenle kurumlar arası işbirliği ile gelişen rehberlik ve mentörlük yetenek yönetiminde merkezi bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkıyor.
Bugün eğitimde sormamız gereken asıl soru belki de şu olmalı: Fark edilen ya da fark edilmeyi bekleyen, umut vadeden öğrencilerin gelişim yolculuğunu ülkenin ortak geleceğiyle buluşturacak kadar dikkatli bir eğitim sistemi kurabiliyor muyuz?
Böylesi bir sistemin mümkün olabilmesi için yetenek yönetimini eğitim kurumlarını bütüncül ele alan bir politika alanı olarak görmek en önemli adımlardan birini oluşturuyor. Eğitimde adalet anlayışını gözetmek, bölgesel farklılıklara ve ihtiyaçlara uyum sağlayan esnek bir yapı kurmak ise bu çerçevenin temelini oluşturuyor. Bu yapıyı mümkün kılacak olan en temel unsurlardan biri ise kurumsal bir koordinasyon mekanizması. Millî Eğitim Bakanlığı, Yükseköğretim Kurulu, Mesleki Yeterlilik Kurumu, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile iş piyasası arasındaki iş birliğinin yönetilmesi, kademeler arası yetenek takibini planlaması, yeteneklerin tespiti, geliştirilmesi ve izlenmesinde ülke için ortak bir yol haritası oluşturması gerekiyor. Bu organizasyon önemli, zira ülkeler yeteneklerini çoğu zaman yalnızca fark etmediği için değil, fark ettikten sonra yeterince destekleyemediği, daha da önemlisi onlarla bağını sürdüremediği için kaybediyor.