Türkiye’nin PISA Tarihinde Yeni Bir Sayfa (Açılıyor)

Türkiye’nin PISA Tarihinde Yeni Bir Sayfa (Açılıyor)

 

PISA 2025’te OECD ülkelerinde öğrenci performansında tarihî bir gerileme yaşanırken, Türkiye, fen, matematik ve okuma alanlarının tamamında puanını artıran tek  ülke oldu. Pandemi ve deprem gibi olağanüstü zorluklara rağmen elde edilen bu başarı ne anlama geliyor? Sosyoekonomik eşitsizliklere ve devlet okulu-özel okul dengesine dair veriler eğitim sistemimize nasıl bir ayna tutuyor?

Dr. İpek Coşkun Armağan

 

Dünya genelinde ülkeler eğitimin kendi halklarının tüm kesimlerine yayılması, ulaşılabilir ve zorunlu hâle getirilmesi hedeflerine yaklaştıkça, daha temel bir soru gündeme gelmiştir: Zorunlu eğitimin yaygınlaşması ve insanların okulda geçirdiği sürenin uzamaya başlamasıyla, aldıkları eğitim ne kadar etkili oluyor ve bu eğitim bireyin kendisi, içinde yaşadığı toplum ve ülke ekonomisi açısından nasıl bir değer yaratıyor? İşte bu, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) gibi uluslararası kuruluşları, eğitim ile ekonomik kalkınma arasındaki ilişkiyi daha iyi anlayabilmeye ve ülkelere eğitim sistemlerinin etkinliğini karşılaştırmalı olarak ölçebilecekleri bir araç sunmaya sevk eden esas soru olmuştur. Bu çabanın en etkili çıktılarından biri Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı’dır (PISA). Son yirmi beş yılda, PISA küresel bir eğitim fenomenine dönüşmüş; birçok ülkede “PISA şokları” olarak adlandırılan, yoğun kamuoyu tartışmalarını beraberinde getirmiş ve kimi durumlarda köklü eğitim reformlarını tetikleyecek kadar güçlü bir etki yaratmıştır. 

PISA zorunlu eğitimin son kademesinde olan 15 yaşındaki lise öğrencilerini değerlendirmektedir ve ilk defa 2000 yılında uygulanmıştır. Program, öğrencilerin okulda ne öğrendiklerini ölçmek yerine, öğrendikleri bilgiyi yorumlayabilme, bu bilgiyle akıl yürütebilme ve fen, matematik ve okuma alanlarındaki bilgi ve becerilerini gerçek yaşam durumlarına uygulayabilme kapasitelerini incelemektedir. Bu açıdan PISA ilk bakışta basit görünen ama cevapları pek çok şeyi ele veren bir soru sorar: Gençler öğrendikleriyle gerçekte neler yapabilmektedir? Üç yılda bir gerçekleştirilen PISA, 2025 yılında rekor bir katılıma ulaşmış, 91 ülke ve ekonomiden 760.000’i aşkın öğrenci değerlendirmeye katılmıştır. Sonuçlar, dünya genelindeki eğitim sistemlerinin hâlâ COVID-19 dönemine bağlı öğrenme kayıpları ve aksaklıklarla mücadele ettiğini ortaya koymaktadır. 

Eğitimin seyrinde yaşanan bu bozulmanın ilk önemli belirtileri PISA 2022’de görülmeye başlamıştı ve bu durumun 2025’te de devam edeceğini öngörmek için haklı gerekçeler vardı. Nitekim öngörüldüğü gibi oldu: Son sonuçlar, OECD eğitim sistemlerinin ortalama performansında tarihî bir gerilemeye işaret etmektedir. 38 OECD ülkesi genelinde düşüş eğilimi çarpıcı bir şekilde sürmekte, en keskin gerileme okuma becerileri alanında görülmektedir. Bu durum, sıralamalarda görülenin çok ötesinde daha vahim gerekçelere işaret etmektedir. 20. yüzyılda eğitim alanında sağlanan en büyük başarılardan biri kitlesel okullaşma iken, 21. yüzyılda sonuçları açısından en belirleyici sorun gençlerin eğitimde ne kadar süre kaldığı değil, eğitim hayatları boyunca ne tür bir entelektüel kapasite kazandıklarıdır. 

 

2003’ten 2025’e Türkiye’nin PISA Yolculuğu 

Türkiye 1999’da Uluslararası Matematik ve Fen Bilimleri Eğilimleri Araştırması’na (TIMSS), 2003 yılında da PISA’ya katılma kararı almıştır. Türk eğitim sisteminin uluslararası ölçütlere göre değerlendirilmesi kararı, başlı başına önemli bir adım olmuştur. Ancak PISA, kısa süre içinde Türkiye’nin eğitim politikası gündeminde çok daha etkili bir yer edinmiştir. PISA sonuçları zamanla müfredat reformu, değerlendirme uygulamaları ve öğrencilerden beklenen becerilere dair politika tartışmalarının bir parçası hâline gelmiştir. Türkiye’de 2005’ten itibaren müfredat reformlarının hayata geçirilmesi ve Liselere Geçiş Sınavı (LGS) gibi sınavlarda akıl yürütmeye ve “yeni nesil sorulara” verilen önemin artması gibi ulusal değerlendirme sistemlerinde görülen değişimler, bir ölçüde Türkiye’nin PISA deneyimi bağlamında değerlendirilebilir. Birbirini izleyen hükûmetler ve politika dönemleri boyunca PISA sonuçları, eğitim politika yapıcıları tarafından yakından takip edilmiştir. Bu sürekli ilgi, PISA’nın öne çıkardığı yetkinliklerin müfredatlara, öğretim uygulamalarına ve ulusal sınavlara kademeli olarak entegre edilmesiyle birlikte, Türkiye’nin uzun vadeli gelişiminin ardındaki etkenlerden biri olarak değerlendirilebilir. 

Bu durum, PISA 2025 sonuçlarını özellikle dikkat çekici kılmaktadır. Dünyanın, PISA’nın çeyrek yüzyıllık tarihinde öğrenci performansında en ciddi düşüşlerden birine tanıklık ettiği bir dönemde Türkiye, bunun tam tersi bir yönde ilerlemiştir. Türkiye, 2022-2025 döneminde fen, okuma ve matematik olmak üzere üç temel alanın tümünde puanlarını artıran tek eğitim sistemi olmuştur. Bu durum sadece istatistiksel bir merak konusu değildir; çok daha uzun soluklu bir eğitim yatırımı ve kurumsal değişim sürecinin parçası olarak ele alınmalıdır.

Son yirmi yılda, Türkiye eğitim sisteminde kapasite gelişimi için çok ciddi yatırımlar yapmıştır. Öğretmen sayısı iki katından fazla artmış, bu da okulların insan kaynağı kapasitesini önemli ölçüde geliştirmiştir. Aynı zamanda, daha hedef odaklı politikalarla uzun yıllardır süregelen yapısal sorunların çözülmesi amaçlanmıştır. Bu politikalardan birine örnek olarak, Türkiye’nin doğu ve güneydoğu bölgelerinde öğretmenliğin mesleki sürdürülebilirliğini artırma çabası gösterilebilir. Bu bölgeler tarihsel olarak öğretmenlerde görev değişikliğinin yüksek olduğu, buna bağlı olarak öğretimde ve okul kültüründe süreklilik sağlamanın zorlaştığı bölgeler olmuştur. Bu tür politikalar önemlidir; zira eğitimin kalitesi sadece okullara erişilebilirliğe değil, aynı zamanda okullarda çalışan profesyonellerin kararlılığı, tecrübesi ve kurumsal sürekliliğine de bağlıdır.

Türkiye’nin son PISA performansı, eğitim sisteminin karşı karşıya kaldığı olağanüstü aksaklıklar göz önüne alındığında daha da anlamlı hâle gelmektedir. Dünya genelindeki diğer ülkeler gibi Türkiye’de de, COVID-19 pandemisiyle birlikte yüz yüze eğitimde benzeri görülmemiş bir kesinti yaşanmıştır. Pandeminin ardından sistem tam anlamıyla toparlanamadan ülke 6 Şubat depremleri ile sarsılmıştır. Felaket ülkenin büyük bir kısmında etkili olmuş, milyonlarca çocuğun eğitimi kesintiye uğramış ve öğrenme açısından zaten zorlu olan bir döneme yeni bir güçlük katmanı daha eklemiştir.    

Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin PISA 2025 performansı dikkatle ele alınmayı gerektirmektedir. Bu ciddi dezavantajlara rağmen Türkiye, fen ve okuma alanlarında OECD ortalamasının üzerine çıkmış, matematikte ise OECD ortalamasına büyük ölçüde ulaşmıştır. Bu sonuçlar, tek bir reformun, politika müdahalesinin veya hükûmet girişiminin ürünü olarak yorumlanmamalıdır. Bu ölçekteki eğitim çıktıları uzun süreler içinde gelişmektedir. Bu sonuçlar, eğitim kapasitesine yönelik neredeyse çeyrek yüzyıllık bir yatırımın, öğrenme çıktılarına verilen önemin artmasının, müfredat ile değerlendirme arasındaki uyumun güçlenmesinin ve çok geniş bir satha yayılan ve farklılaşan eğitim sisteminin genelinde ulusal standartların korunabilmesinin kümülatif bir sonucu olarak anlaşılmalıdır.  

Özel Okullar ve Devlet Okulları 

Türkiye’nin PISA 2025 sonuçlarını değerlendirirken göz önünde bulundurulması gereken bir diğer önemli gösterge, devlet okulları ve özel okullar arasındaki performans farkıdır. Genel beklenti, özel okulların PISA’da devlet okullarından daha iyi performans göstereceği yönündedir. Ancak hem PISA 2022’de hem de PISA 2025’te devlet okulları özel okullardan daha iyi performans göstermiş, 2025’te ise bu fark devlet okulları lehine daha da açılmıştır. 

Bu bulgular, Türkiye’de eğitimin hâlâ geniş tabanlı, kamu tarafından finanse edilen bir hizmet olarak sunulduğunu ve eğitim sisteminin sosyal hareketlilik aracı olma potansiyelini büyük ölçüde koruduğunu göstermektedir. PISA’nın sosyoekonomik geçmiş ile öğrenci başarısı arasındaki ilişkiye dair verileri de bu tabloyu güçlendirmektedir. Türkiye’de dezavantajlı sosyoekonomik geçmişe sahip olmalarına rağmen öğrencilerin %12,6’sı akademik açıdan dirençli olarak sınıflandırılırken bu oran, OECD ortalaması olan %11,9’un biraz üzerindedir. Başka bir deyişle, dezavantajlı öğrencilerin kayda değer bir kısmı, sosyoekonomik koşullarının getirdiği kısıtları aşarak yüksek akademik performans seviyelerine ulaşabilmektedir. 

En düşük ve en yüksek sosyoekonomik geçmişe sahip öğrenciler arasındaki başarı farkı da önemli bir bakış açısı sunmaktadır. OECD genelinde bu fark ortalama 85 puan iken, Türkiye’de 81 puandır. 81 puanlık bir fark hâlâ önemli boyutta olup göz ardı edilmemelidir. Ancak Türkiye’nin OECD geneline göre nispeten daha düşük olan bu fark, akademik açıdan dirençli öğrenci oranının nispeten yüksek olmasıyla birlikte ele alındığında, sosyoekonomik geçmişin mutlak bir eğitim kaderi olmadığını göstermektedir. Tüm bu bulgular bir arada değerlendirildiğinde, Türkiye’nin PISA yolculuğunda artık yeni bir dönemin başlaması gerektiğine işaret etmektedir. Bu yeni dönemde Türkiye’nin ölçütü, artık OECD ortalaması veya PISA’nın kendisi değil, zaman içinde sürdürülebilir bir mükemmelliği ve tutarlılığı kanıtlamış, bunu yaparken de adalet ve eğitime dair ahlaki bir vizyona sıkı sıkıya bağlı yüksek performanslı eğitim sistemleri olmalıdır. 

İki Nokta

Kitap tanıtımı, biyografi, araştırma raporu, değerlendirme ve inceleme yayınları ile bölgesel veya küresel ölçeklerde güncel ya da yapısal sorunlar.