Ekim 2025 | Dünyadan Araştırma Gündemi

Ekim 2025 | Dünyadan Araştırma Gündemi

Zorbalığa Tanık Olan Öğrencilerde Mağduru Savunma Davranışlarını Geliştirmeye Yönelik İki Yeni Strateji: Boylamsal ve Deneysel Bir Çalışma

Okullarda zorbalık, yalnızca zorba ve mağdur arasındaki bir mesele değil, tanık olan öğrencilerin tepkileriyle şekillenen toplumsal bir süreçtir. Zorbalık olaylarına tanık olan öğrenciler, verdikleri tepkilerle bu sürecin güçlenmesinde veya durdurulmasında belirleyici olabilmektedir. Araştırmalar, tanıkların önemli bir kısmının mağduru savunmaya yönelik olumlu tutumlara sahip olduğunu, ancak bu tutumların büyük ölçüde eyleme dönüşmediğini göstermektedir. Bu durum, inanç ve davranış arasındaki boşluğun okul zorbalığıyla mücadelede önemli bir engel olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, tanık öğrencilerde yalnızca farkındalığı artırmak değil, gerçek davranış değişikliğini destekleyecek stratejilere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu araştırmada, tanıkların mağduru savunmalarını teşvik etmek amacıyla sosyal psikoloji temelli iki strateji geliştirilmiş; deneysel ve boylamsal bir araştırma ile test edilmiştir: “inanç- davranış tutarsızlığını fark ettirme” (İDTF, İng. induced hypocrisy) ve “niyetin eyleme geçirilmesi” (NEG, İng. implementation
intention).

AMAÇ

Bu araştırmanın amacı, okulda zorbalığa  tanıklık eden öğrencilerin “mağduru  savunma davranışları”nı teşvik etmeye  yönelik iki yeni sosyal psikoloji temelli  stratejinin etkililiğini incelemektir. Bu  stratejiler inanç-davranış tutarsızlığını  fark ettirme ve niyetin eyleme geçirilmesi yaklaşımlarını içermektedir.  Araştırma, bu stratejilerin öğrencilerin  mağduru savunmaları gerektiğine  dair inançlarını gerçek davranışlara  dönüştürüp dönüştürmediğini test etmeyi  amaçlamıştır. 

YÖNTEM

Bu araştırma, okulda zorbalığa tanık  olan öğrencilerdeki mağduru savunma  davranışlarının sosyal psikoloji temelli  müdahale yöntemleriyle artıp artmadığını  ölçme amacıyla deneysel ve boylamsal  bir tasarımla yürütülmüştür. 7. ve 8. sınıf  öğrencileri üç gruba rastgele atanmıştır:  inanç-davranış tutarsızlığını fark ettirme  müdahalesi grubu, niyetin eyleme  geçirilmesi müdahalesi grubu ve kontrol  grubu. Bu araştırma deseninin amacı, iki stratejinin mağduru savunma davranışlarını artırmadaki etkisini karşılaştırmak ve stratejilerin etkisinin uzun dönemde sürüp sürmediğini kontrol etmektir.

  • Katılımcılar:

Araştırmaya Fransa’nın Normandiya bölgesinde yer alan bir ortaokuldan toplam 118 öğrenci katılmıştır. Ancak analizlere 101 öğrenci (yaş ortalaması = 12,7, SD
= 0,77; %52,5’i erkek, %47,5’i kız; %50,5’i 8. sınıf, %49,5’i 7. sınıf) dâhil edilmiştir. Katılımcılar sosyoekonomik olarak dezavantajlı bir bölgedeki okuldan seçilmiştir. Her sınıf farklı bir müdahaleye atanmış, aynı sınıf içerisindeki bütün öğrenciler aynı deneysel koşula atanarak grup temelli bir müdahale gerçekleştirilmiştir.

  • Müdahale Grupları:

Katılımcı öğrenciler, üç gruptan birine rastgele atanmıştır: inanç-davranış
tutarsızlığını fark ettirme müdahalesi grubu, niyetin eyleme geçirilmesi müdahalesi grubu ve kontrol grubu.

  • İnanç-Davranış Tutarsızlığını Fark Ettirme Müdahalesi Grubu: Bu gruptaki öğrenciler (n = 39; üç sınıf) önce 4-5 kişilik gruplara ayrılmıştır.
    İlk aşamada, okul zorbalığının neden yanlış ve kabul edilemez olduğuna dair değer temelli argümanlar üretmeleri istenmiştir. Grup çalışmasının tercih edilme nedeni, öğrencilerin sahip oldukları inançlarla (tutumlarıyla) sergiledikleri davranışlar arasındaki tutarsızlığı fark etmelerini sağlamak ve birbirlerinden etkilenerek daha güçlü bir ortak tutum geliştirmelerine olanak tanımaktır. Ardından, öğrenciler, geçmişte zorbalığa tanıklıkedip pasif kaldıkları durumları hatırlamaya yönelik bireysel ve anonim olarak bir anket doldurmuştur. Bu iki aşamalı süreç, öğrencilerin zorbalığa yönelik inançları (tutumları) ile geçmişteki davranışları arasındaki farkı anlamalarını sağlayarak, mağduru savunma davranışını güçlendirmeyi amaçlamıştır.
  • Niyetin Eyleme Geçirilmesi Müdahalesi Grubu: Bu gruptaki
    öğrenciler (n = 36; üç sınıf) için müdahale, niyetin eyleme geçirilmesi stratejisine dayalı olarak tasarlanmıştır. İlk olarak öğrencilerle yapılan grup tartışmasında, okul zorbalığına ilişkin “yaygın durumlar”, tanıkların mağduru savunmasını engelleyen “olası bariyerler” ve bu durumlarda verilebilecek “uygun tepkiler” birlikte belirlenmiştir. Daha sonra, öğrencilerden bireysel olarak karşılarına çıkabilecek olası zorbalık senaryolarına dair kendi eylem planlarını yazmaları istenmiştir. Bu yöntem, öğrencilerin zorbalığa tanıklık ettikleri anda önceden planladıkları savunma tepkilerini daha kolay hayata geçirmelerini sağlamayı amaçlamıştır.
  • Kontrol Grubu: Bu gruptaki öğrenciler (n = 26; iki sınıf) hiçbir müdahaleye maruz kalmamıştır. Diğer gruplarda yapılan müdahalelerin etkinliğini tespit etmek amacıyla, kontrol grubundaki öğrencilerin davranışları deney gruplarındaki
    öğrencilerin davranışlarıyla karşılaştırılmıştır.

 

  • Davranış Ölçümleri:

İlk ölçüm müdahaleden hemen sonra yapılmış, ikinci ölçüm ise üç ay sonra gerçekleştirilmiştir.

  • Planlanan Savunma Davranışı (Niyeti): Müdahale sonrasında, kurgulanan zorbalık senaryoları üzerinden öğrencilerin savunma eğilimleri değerlendirilmiştir. Öğrencilerden her senaryo için dört olası tepki arasından seçim yapmaları istenmiştir: zorbalığa yardımcı olma, zorbalığı onaylama, pasif kalma ya da mağduru savunma. Öğrencilerin verdikleri savunma yanıtlarının toplamı, senaryo sayısına bölünerek 0 (savunma niyeti yok) ile 1 (güçlü savunma niyeti) arasında değişen bir savunma niyeti puanı hesaplanmıştır. Bu yöntem, öğrencilerin zorbalık karşısındaki planlanmış tepkilerini nicel olarak değerlendirmeyi amaçlamıştır.
  • Gerçek Savunma Davranışları: Üç ay sonra, öğrencilerin bu süreçte gözlemledikleri zorbalık durumlarına verdikleri tepkiler (zorbaya yardımcı olma, onaylama, pasif kalma veya savunma) raporlanmıştır. Son olarak, öğrencilerin geçmişte verdikleri savunma tepkilerinin toplamı, tanık oldukları zorbalık  durumlarının toplamına bölünerek bir savunma davranışı puanı hesaplanmıştır. Bu puan, öğrencilerin gerçek savunma davranışlarının düzeyini nicel olarak yansıtmaktadır.

TEMEL BULGULAR

Araştırmanın bulguları, öğrencilerin hem inanç-davranış tutarsızlığını fark
etmelerini hem de niyetlerini eyleme dönüştürmelerini teşvik eden stratejilerin, kısa vadede mağduru savunma niyetlerini anlamlı biçimde artırdığını ortaya koymuştur. Ancak üç ay sonraki ölçümlerde, bu etkinin yalnızca inanç- davranış tutarsızlığını fark ettirme müdahalesi uygulanan grupta daha kalıcı ve güçlü olduğu görülmüştür.

  • Sosyal Psikoloji Stratejilerinin Zorbalığa Tanık Olanların Davranışlarına Etkisi 
  • İnanç-davranış tutarsızlığını fark ettirme (İDTF) stratejisi, öğrencilerin sahip oldukları tutumlar ile geçmişteki pasif davranışları arasındaki çelişkiyi fark ettirerek davranış değişimini tetiklemiştir.
  • Niyetin eyleme geçirilmesi (NEG) stratejisi ise öğrencilerin zorbalık durumlarında nasıl tepki vereceklerine dair önceden plan yapmalarını sağlayarak niyetin davranışa dönüşmesini kolaylaştırmıştır.
  • Müdahalelerin Savunma Niyeti Üzerindeki Etkisi (Kısa Vadeli Etki)
  • - Hem İDTF hem de NEG stratejileri, öğrencilerin mağduru savunma niyetini
    anlamlı biçimde artırmıştır.
  • - Müdahaleye katılan öğrencilerin savunma niyeti puanları, kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur (İDTF: %60,7, NEG:%61,6, kontrol: %37,2).
  • İki müdahale grubu arasında kısa vadede anlamlı bir fark saptanmamıştır.

 

  • Savunma Davranışındaki Uzun Vadeli Etki (Üç Ay Sonra)
  • Üç ay sonraki ölçümlerde her iki müdahalenin de mağduru savunma davranışlarını artırdığı görülmüştür.
  • Ancak İDTF stratejisinin etkisi, NEG stratejisine kıyasla daha güçlü olmuştur (İDTF: %50,3, NEG: %33,3, kontrol: %14,4).
  • NEG stratejisinin etkisi uzun vadede azalmıştır. Bunun sebebi öğrencilerin yalnızca yarısının (%52,55) başlangıçta mağduru savunmaya yönelik bir niyet taşımasıdır.    
  • Mağduru Savunmaya Yönelik Bir Tutuma Sahip Olmanın Etkisi
  • NEG stratejisinin ancak önceden güçlü bir savunma niyetine sahip öğrencilerde etkili olduğu, bu nedenle geniş öğrenci grubunda etkisinin zamanla azaldığı anlaşılmıştır.
  • İDTF stratejisinin öğrencilerin mağduru savunma niyetini güçlendirerek, öğrencilerde eyleme geçme eğilimini beslediği ve uzun vadede daha etkili ve kalıcı sonuçlar doğurduğu görülmüştür.

 

SONUÇ 

Bu çalışma, okullarda zorbalık karşısında çoğunlukla pasif kalan tanıkları, aktif bir şekilde mağduru savunma davranışına yönlendirmeyi hedefleyen, kısa süreli, düşük maliyetli ve uygulanabilir iki stratejinin etkilerini ortaya koymuştur. Bulgular, iki stratejinin de (tanıkların inanç ve davranışları arasındaki tutarsızlığı fark etmelerini sağlama ve savunma niyetlerini eyleme dönüştürme stratejileri) öğrencilerin mağduru savunma niyetini kısa vadede anlamlı bir biçimde artırdığını göstermiştir. Bununla birlikte, yalnızca inanç-davranış tutarsızlığını fark ettirme stratejisi, bu etkiyi uzun vadede kalıcı hâle getirmiştir. Niyetin eyleme geçirilmesi stratejisinin etkisinin sınırlı kalmasının temel nedeni, öğrencilerin ancak bir kısmının güçlü bir savunma niyetine sahip olması, diğer yarısının ise buna yönelik başlangıçta daha düşük düzeyde bir motivasyonunun (niyetinin) bulunmasıdır. Bu bulgu, tanıkların mağduru savunmaya yönelik güçlü bir niyete ya da motivasyona sahip olmalarının önemini ortaya koymaktadır.

Buna karşılık, inanç davranış tutarsızlığını fark ettirme stratejisi daha geniş bir öğrenci kitlesine etki edebilmiş ve öğrencilerin savunma davranışına geçmelerini daha güçlü biçimde teşvik etmiştir. Bu strateji, öğrencilerin mağduru savunmaya yönelik niyetlerini fark ettirmesi bakımından, inancın eyleme dönüştürülmesindeki ilk ve kritik adımı oluşturmaktadır. Mağduru savunmayayönelik davranışlarda, öncelikle bu farkındalığa yönelik bir psikolojik zeminin oluşmasının önemini göstermektedir. Bu bulgular, mevcut zorbalık karşıtı programlara bu tür psikososyal temelli kısa müdahalelerin entegre edilmesinin, yalnızca farkındalığı artırmakla
kalmayıp davranış değişikliğini de destekleyebileceğini göstermektedir. Ayrıca, iki stratejinin birleştirilerek hem savunma niyetini güçlendiren hem de bu niyeti eyleme dönüştüren bütüncül bir yaklaşımın geliştirilmesi, gelecekteki çalışmalar için önemli bir araştırma alanı olarak öne çıkmaktadır.

 

Kaynak: Mauduy, M., Bagneux, V., & Sénémeaud, C. (2023). Fostering victim-defending behaviors among
school bullying witnesses: A longitudinal and experimental test of two new strategies for changing behavior.
Social Psychology of Education, 26(1), 263-274. https://doi.org/10.1007/s11218-022-09745-z

Öğretmenlerin Sınıfta Mikroagresif Davranışları Tanıma Konusundaki Farkındalığı

Öğrenciler arası mikroagresyonlar, çoğu zaman fark edilmeyen fakat çocuklar üzerinde derin etkiler yaratabilen davranış biçimleridir. Mikroagresyon, bireylerin bilinçli veya bilinçsiz olarak kullandığı, ön yargılı, küçümseyici ya da dışlayıcı  ifadeleri içeren küçük ama anlamlı saldırganlık biçimlerini (sözlü ya da davranışsal) ifade eder. Mikroagresyonla zorbalık arasındaki temel fark niyet ve yoğunluktur. Zorbalık, bir kişiye kasıtlı olarak zarar verme amacı taşır ve genellikle açık, tekrar eden saldırganlık davranışlarıyla kendini gösterir. Mikroagresyon ise çoğu zaman farkında olmadan gerçekleşir; niyet zararlı olmayabilir ancak etki inciticidir. Bu nedenle, fark edilmediğinde ve müdahale edilmediğinde zorbalığa evrilebilir. Öğretmenler bu davranışların önlenmesi ve fark edilmesinde kilit bir konumda olsa da kavram çoğu zaman zorbalıkla karıştırılmakta veya hiç fark edilmemektedir. Bu durum, okul disiplin politikalarının yalnızca zorbalık üzerine odaklanmasına ve mikroagresyonların erkenden tespit edilmeden ilerlemesine yol
açmaktadır.

AMAÇ

Bu araştırmanın amacı, öğretmenlerin sınıf ortamında meydana gelen mikroagresyon davranışlarını tanıma, yorumlama ve müdahale etme süreçlerini
incelemek, mikroagresyonun okul disiplin politikalarındaki yerini sorgulamak ve bu alanda farkındalık oluşturacak stratejilere katkı sunmaktır.

YÖNTEM

Bu çalışma, öğretmenlerin öğrenciler arasındaki mikroagresyon davranışlarını
tanıma, yorumlama ve müdahale etme farkındalıklarını derinlemesine incelemek
amacıyla nitel bir desen olan anlatı araştırması (narrative inquiry) yaklaşımıyla
yürütülmüştür. Öğretmenlerle yarı yapılandırılmış derinlemesine bire bir görüşmeler yapılmıştır.

  • Katılımcılar: Araştırmaya, ABD’nin Kuzey Kaliforniya bölgesinde yer alan bir okul bölgesinden toplam 5 öğretmen (1 erkek, 4 kadın) katılmıştır. Katılımcıların öğretmenlik deneyimleri 3 ila 20 yıl arasında değişmektedir. Öğretmenler, ilkokul, ortaokul ve lise düzeylerinden seçilmiştir. Araştırma, sosyokültürel çeşitliliğin yüksek olduğu, mikroagresyon davranışlarının sık görülme ihtimali olan ve 30.000’den fazla öğrencisi bulunan bir okul bölgesinde gerçekleştirilmiştir.
  • Nitel Görüşme: Öğretmenlerle yarı yapılandırılmış, derinlemesine bire bir görüşmeler yapılmıştır. Önceden hazırlanmış soru seti, araştırmaya yön veren temel temaları belirlemiştir; ancak katılımcıların karşılaştığı olayları kişisel gözlem, duygu ve değerlendirmeleri özgürce anlatmalarına alan tanınmıştır. Veri toplama sürecinde yalnızca öğretmenlerin hazır cevaplarını almak değil, anlatılarını derinleştirmek ve farkındalık süreçlerini açığa çıkarmak amaçlandığından, araştırmacılar takip (probe) soruları yönelterek katılımcıların belirli olayları daha ayrıntılı betimlemelerini teşvik etmiştir. Görüşmelerde katılımcılara öncelikle mikroagresyon tanımı sunulmamış, bu sayede kavrama ilişkin mevcut farkındalık düzeyleri doğal biçimde gözlemlenmiştir. Ardından tanım paylaşılmış ve öğretmenlerden sınıf içi deneyimlerine dayalı gözlem ve tutumlarını aktarmaları istenmiştir.
  • Veri Analizi: Görüşmeler, ses kaydına alınarak yazıya dökülmüş ve katılımcılara doğrulatılmıştır. Elde edilen metinler içerik analizi yöntemiyle kodlanmıştır. Kodlama sürecinde her bir katılımcının anlatısından tematik bir yapı oluşturulmuş ve aşağıdaki temalar belirlenmiştir:
  • Mikroagresyonun fark edilmesi ve zorbalıkla ilişkisi
  • Mikroagresyonun başkalarına yönelen küçük düşürücü davranışlar olarak görülmesi
  • Mikroagresyonun okul disiplin çerçevesinde ele alınışı
  • Öğretmenlerin öğrencilere farkındalık kazandırmadaki rolleri

TEMEL BULGULAR

  • Mikroagresyonun Fark Edilmesi ve Tanınması
  • - Öğretmenlerin büyük çoğunluğu “mikroagresyon” kavramına aşina değildir. Görüşmelerin başında hiçbiri net bir tanım ya da örnek verememiştir.
    - Kavram açıklandıktan sonra, öğretmenler mikroagresyonu “zorbalığın öncülü” (pre-bullying), “hafif düzeyde zorbalık” (bullying-lite) ya da “zorbalık benzeri” (bullying-like) olarak tanımlamışlardır.
    - Mikroagresyonun genellikle görmezden gelindiği ya da başka kavramlarla karıştırıldığı anlaşılmıştır.
    - Öğretmenler, kavramı öğrendikten sonra daha önce tanık oldukları davranışları bu çerçevede yeniden yorumlamışlardır.
    - Mikroagresyonun öğrenciler arasında çok sık yaşandığı, ancak bu davranışların genellikle şaka veya normal etkileşim olarak algılandığı belirtilmiştir.
    - Bazı öğretmenler bu tür davranışların zorbalığa dönüşebileceğini, bu nedenle erken farkındalığın önemli olduğunu vurgulamıştır. 

 

                                                                         

  • Mikroagresyonun Öğrenci Davranışlarında Tezahürü            
  • Öğrenciler arasında en yaygın mikroagresyon biçimi sözel ifadelerdir:
    Etnik köken ve aksan üzerinden yapılan imalar (“Sen nerelisin?”, “İngilizceyi iyi konuşuyorsun.”); dinî inanç ve kıyafetlere dair ifadeler “(O başörtüsüyle zor olmuyor mu?”); cinsiyet temelli klişeler (“Kızlar matematikte iyi olmaz.”, “Bu işi erkekler yapar.”). Bu tür söylemler öğrencileri “öteki” konumuna yerleştirmektedir.
  • Öğrenciler bu davranışları genellikle şaka, dalga geçme ya da grup içi normal etkileşim olarak görmektedir.
  • Yaş gruplarına göre farklılıklar gözlemlenmektedir:
    » İlkokul: Sözel beceriler sınırlı, duygusal düzenleme zayıftır; mikroagresyonlar daha çok fiziksel veya düşünmeden yapılan davranışlardır.
    » Ortaokul: Grup aidiyeti belirginleşir, grup içi dil sertleşir, farklı gruplara yönelik ifadeler daha görünür hâle gelir.
    » Lise: Söylemler bilinçli ve kasıtlıdır; dikkat çekme, “havalı” görünme veya hedefi küçük düşürme amacı taşır.
  • Öğretmenler, aynı grup içi etkileşimlerde mikroagresyonun daha az fark edildiğini, farklı gruplar arasında ise daha görünür olduğunu belirtmiştir.
  • Öğretmenler, mikroagresyonun öğrenciler üzerinde güven ve aidiyet duygusunu zedeleyebildiğini, bazı öğrencilerin bu tür durumlar nedeniyle kendini dışlanmış veya aşağılanmış hissettiğini gözlemlemiştir.
  • Öğrencilerin özellikle farklı etnik veya kültürel geçmişe sahip olduklarında, mikroagresyonlara daha fazla maruz kaldıkları vurgulanmıştır.

 

  • Mikroagresyonun Okul Disiplin Sisteminde Ele Alınışı 
  • Okullarda mevcut disiplin politikaları, mikroagresyonu ayrı bir kategori olarak
    tanımamaktadır.
  • Öğretmenler, bu tür davranışları sıklıkla genel “uygunsuz davranış” veya “zorbalık” başlığı altında ele almaktadır.
  • Öğretmenlerin çoğu, zorbalık protokollerine benzer bir mikroagresyon protokolü geliştirilmesi gerektiğini vurgulamıştır.
  • Öğretmen anlatılarına göre, mikroagresyon olaylarında izlenen disiplin süreci sıklıkla diğer küçük düzeyli davranışlar için geçerli olan genel prosedürleri izlemektedir: sözlü uyarı ve anlık müdahale, tekrar eden durumlarda veli bilgilendirmesi, idari yaptırımlar/yönlendirme.
  • Katılımcılar, mikroagresyonun sistem içinde görünür hâle gelmesi için tanım,
    prosedür ve yaptırımların netleştirilmesi gerektiğini vurgulamıştır.
  • Mikroagresyon olaylarının çoğu, resmî disiplin sürecine taşınmadan öğretmen
    düzeyinde çözülmektedir.
  • Öğretmenler, bu tür olaylara yönelik kurumsal tanım ve müdahale mekanizmalarının eksikliğini ortak bir sorun olarak dile getirmiştir.

 

  • Öğretmenlerin Mikroagresyonla Baş Etme Stratejileri  
  • Öğretmenler, bu konuda resmî bir eğitim almadıklarını vemikroagresyonun okul politikalarında açık bir yerinin olmadığını belirtmişlerdir.
  • Bu bakımdan, müdahale yöntemleri tamamen öğretmenlerin bireysel kararlarına ve sınıf yönetimi becerilerine dayanmaktadır. Sonuç olarak, mikroagresyona karşı verilen tepkilerde bir standardizasyon bulunmamaktadır.
  • Pek çok öğretmen, mikroagresyonla başa çıkmada yetersiz hissettiklerini ve ellerindeki tek aracın zorbalık protokolleri olduğunu belirtmiştir.
  • Öğretmenlerin ortak yaklaşımı, davranışa anında müdahale etmek olmuştur.   
  • Kullanılan stratejiler:
    » Olayı anında durdurma ve sınıfa yönelik kısa farkındalık
    konuşmaları
    » Taraflarla bire bir konuşma ve empati uyandırma
    » Rol canlandırma/tartışma etkinlikleri (özellikle lise düzeyinde)
    » Veli bilgilendirmesi
  • - Eğitim kademesine göre öğretmenler farklı stratejiler izlemektedir:
    » İlkokul: Öğretmenler, ilkokul öğrencilerinin “sünger gibi
    öğrenmeye açık” olduklarını vurgulamış; bu nedenle erken müdahale ve öğretim üzerinde durmuştur.
    » Ortaokul: Öğretmenler, ortaokul öğrencilerinde önce ayırıp sakinleşmelerine izin vermekte; ardından bire bir görüşme yapmaktadır. Ceza genellikle “uyarı ve konuşma” düzeyindedir.
    » Lise: Lise öğretmenleri anında müdahaleyi temel almış; olayların büyümeden çözülmesi gerektiğini vurgulamıştır. Gerektiğinde veliler ve idare devreye alınmaktadır.

SONUÇ


Bu araştırmanın bulguları, mikroagresyonun okul ortamlarında nasıl ele alındığına dair önemli boşluklara işaret etmektedir. Öğretmenler, mikroagresyonu çoğunlukla “zararsız şaka” olarak başlayan ama zamanla sistematik hâle gelebilen davranışlar üzerinden fark etmektedir. Ancak bu davranışlara yönelik farkındalık düzeyinin düşük olması, müdahalelerin ya geç kalmasına ya da hiç gerçekleşmemesine, sonuç olarak uzun vadede zorbalık ve dışlayıcı okul iklimi oluşma riskine yol açmaktadır. Müdahale biçimlerinin öğretmenden öğretmene değişmesi, bu konuda kurumsal bir çerçevenin eksikliğini de açık biçimde göstermektedir. Okullarda mikroagresyona dair net bir politika bulunmaması, hem olayların sistematik biçimde takip edilmesini hem de caydırıcı önlemler alınmasını zorlaştırmaktadır. Öğretmenlerin bireysel çabaları, davranışları anlık olarak durdurma ya da sınıf içi farkındalık yaratma düzeyinde kalmaktadır. Dolayısıyla bu tablo, mikroagresyonun erken fark edilmesi, doğru biçimde tanımlanması ve etkili şekilde önlenmesi için daha güçlü kurumsal mekanizmalara ve öğretmen eğitimine duyulan ihtiyacı açıkça ortaya koymaktadır.

Kaynak: Burleigh, C. L., & Wilson, A. M. (2021). Teachers’ awareness in identifying microaggressive behaviors
within the K-12 classroom. Social Psychology of Education, 24(1), 143-167. https://doi.org/10.1007/s11218-020-
09604-9

Okullarda Nefret Söylemi Vakalarında Öğretmenlerin Müdahale Stratejileri

Nefret söylemi, etnik köken, dinî aidiyet,  dış görünüm veya cinsiyet gibi unsurlara  atfedilen özellikler üzerinden bireylere ya da gruplara yönelik kasıtlı ve aşağılayıcı  ifadeleri kapsar. Bu tür söylemler, okullarda  sıklıkla karşılaşılan zorbalığın bir biçimi  veya uzantısı olarak ortaya çıkmakta ve  öğrenciler arasında önemli bir sorun alanı  oluşturmaktadır. Araştırmalar, nefret  söylemine maruz kalmanın bireylerin iyi  oluşunu azalttığını, çevreye güvenlerini  olumsuz etkilediğini ve politik radikalleşme  eğilimlerini artırabileceğini göstermektedir.  Son yıllarda yapılan çalışmalarda, çocuklar  ve ergenler arasında nefret söylemine  tanık olma oranlarının %26 ila %68,  mağdur olma oranlarının %7 ila %18,  failliğin ise %5 ila %32 arasında değiştiği  belirtilmektedir. Bu oranlar, okullarda  nefret söylemine müdahale edilmesinin  gerekliliğini ortaya koymaktadır. Okullar,  hem olayların yaşandığı bir ortam hem  de önleme çalışmalarının yürütülebileceği önemli bir mekân olarak öne çıkar.  Araştırmalar, öğretmenlerin sınıf içi  tutum ve müdahalelerinin okul iklimini  şekillendirmede kritik bir rol oynadığını ve sorunlu davranışlarını azaltabileceğini  göstermektedir. Buna rağmen, öğretmenlerin nefret söylemi vakalarına  nasıl müdahale ettiklerine ilişkin nicel  veriler oldukça sınırlıdır. Bu çalışma, mevcut  boşluğu doldurmak üzere öğretmenlerin  nefret söylemine yönelik müdahale  stratejilerini incelemektedir.

AMAÇ 

Bu çalışmanın amacı, öğretmenlerin  nefret söylemine müdahalelerini ölçmek  üzere Öğretmenlerin Nefret Söylemine  Müdahale Stratejileri Ölçeği (Hate-Speech  Interventions Scale for Teachers, HIST)  adlı yeni bir ölçme aracını geliştirmek,  ölçeğin faktör yapısını ve geçerliğini test  etmektir. Ayrıca, öğretmenlerin cinsiyet,  mesleki deneyim ve bulundukları ülke  (Almanya-İsviçre) bağlamında hangi  stratejileri kullandıklarını karşılaştırmalı  olarak incelemektir. Bunun yanı sıra  öğretmenlerin öz yeterlilik düzeyleri  ile öğrenciler arası nefret söylemlerine  müdahale etme sıklıkları arasındaki ilişki 

YÖNTEM 

Araştırma, Almanya ve İsviçre’de görev  yapan öğretmenlerle yürütülmüştür. Nefret  söylemine yönelik müdahale stratejilerini  ölçmek için HIST ölçeği geliştirilmiş ve  uygulama öncesinde öğretmenlere  nefret söylemi senaryosu sunulmuştur.  Ölçek geliştirme süreci, mevcut zorbalık  müdahale ölçeklerinden uyarlama ve  nitel görüşmelerle yeni madde eklemeyi  içermektedir. 

KatılımcılarToplam 486 öğretmen  (Almanya: 256, İsviçre: 230) araştırmaya katılmıştır. Katılımcıların  yaş ortalaması 43 yıl, ortalama mesleki deneyimleri 15,7 yıldır. %58’i  kadın, %41’i erkektir; %21’i göçmen  geçmişine sahiptir. Katılımcılar farklı  okul türlerinden (örneğin akademik  lise, akademik ve meslek eğitimi  bütünleşik lise, meslek lisesi, özel  eğitim okulları) gelmektedir. 

Ölçüm Yöntemleri:  

  • Öğretmenlerin Nefret Söylemine  Müdahale Stratejileri Ölçeği: 

20 maddelik senaryo temelli bir ölçektir. Katılımcılara okulda nefret söylemi içeren bir olay sunulmuş, ardından müdahale olasılıklarını 5’li Likert ölçeği ile belirtmeleri istenmiştir. Faktör analizi sonucunda üç boyut ortaya çıkmıştır: 

» Doğrudan müdahale  

» Öğretim temelli stratejiler

» Diğer aktörlerle iş birliği  

Nefret Söylemine Özgü Öz Yeterlilik Ölçeği: Zorbalık öz yeterlilik ölçeğinden uyarlanmış 8 maddelik bir ölçektir. Öğretmenlerin nefret söylemine müdahale konusundaki güvenlerini ölçmektedir. 4’lü Likert ölçeği kullanılmış, tek faktörlü model uygun bulunmuştur (bileşik güvenilirliği =  0,808). 

  • Demografik Değişkenler:  

Cinsiyet, mesleki deneyim yılı ve ülke. 

Veri Analizi: Veriler önce keşfedici  (exploratory factor analysis, EFA) ve doğrulayıcı (confirmatory factor  analysis, CFA) faktör analizleriyle incelenerek ölçeğin yapısı test edilmiştir. Daha sonra, ölçeğin cinsiyet, deneyim düzeyi ve ülke gibi  değişkenlere göre aynı şekilde işleyip  işlemediğini anlamak için çoklu grup  analizleri yapılmıştır. Son olarak, öğretmenlerin öz yeterlilik düzeyleri  ile nefret söylemine müdahale stratejileri arasındaki ilişki regresyon  analiziyle değerlendirilmiştir. 

TEMEL BULGULAR 

1. Öğretmen Müdahale Stratejilerinin Yapısı ve Kullanım Sıklığı  

  • Katılımcıların %60,5’i daha önce sınıfta nefret söylemi vakasıyla karşılaştığını  belirtmiştir. 
  • Öğretmenlerin nefret söylemi  vakalarına verdikleri tepkiler üç ana  strateji etrafında toplanmıştır: 

a. Doğrudan Müdahale: Fail veya  mağdurla bire bir konuşma, davranışın neden incitici olduğunu açıklama, sorumluluk alma yollarını  tartışma, mağdura destek sunma  gibi stratejileri içerir. En çok kullanılan  strateji doğrudan müdahalelerdir. 

b. öğretim Temelli Stratejiler: Ders içerisinde nefret söyleminin  sonuçlarını tartışma, ön yargılara  meydan okuma, yanlış bilgileri düzeltme ve ifade özgürlüğü ile nefret söylemi arasındaki farkı vurgulama gibi stratejileri içerir. İkinci sırada en çok kullanılan strateji  öğretim temelli müdahalelerdir. Bu stratejiler, doğrudan müdahale  stratejileriyle yüksek düzeyde pozitif  ilişkilidir (r = 0,56). 

c. İş Birliği Stratejileri: Olayı idareye  bildirme, veli veya vasilerle iletişim  kurma, meslektaşlarla planlama yapma, dış kurum veya uzmanlardan  destek alma gibi stratejileri içerir. İş  birliği stratejilerinin kullanım sıklığı  ise üçüncü sırada gelir. Daha önce  böyle bir durumla karşılaşmamış  öğretmenlerin, iş birliği stratejilerini  kullanma olasılığı daha yüksektir.

2. Cinsiyet, Mesleki Deneyim ve Ülke Farklılıkları

  • Cinsiyet: Kadın öğretmenler, iş birliği  stratejilerini erkek öğretmenlere kıyasla daha sık kullanmaktadır. 
  • Mesleki Deneyim: Daha deneyimli  öğretmenler, doğrudan müdahaleyi  daha sık tercih etmektedir. 
  • Ülke: İsviçreli öğretmenlerin Alman öğretmenlere kıyasla nefret söylemine müdahale etme  konusunda daha yüksek öz yeterliliği  olduğu bulunmuştur. Ancak ülkeler  arasında özellikle “iş birliği stratejileri” boyutunda ölçme değişmezliği tam  sağlanamamıştır.                                                                                                 

3. Öz Yeterlilik ve Müdahale Stratejileri Arasındaki İlişki 

  • Cinsiyet, deneyim ve ülke değişkenlerine göre öz yeterlilik düzeylerinde anlamlı farklılıklar saptanmıştır.  
  • Erkek öğretmenler, kadın öğretmenlere  göre daha yüksek öz yeterlilik bildirmiştir (M = 2,22 vs. 2,13). 
  • Daha deneyimli öğretmenler, daha az  deneyimi olanlara göre daha yüksek öz  yeterlilik puanına sahiptir (M = 2,22 vs.  2,12). 
  • İsviçreli öğretmenlerin öz yeterlilik  ortalaması, Alman öğretmenlere göre  anlamlı düzeyde daha yüksektir (M =  2,24 vs. 2,10). 
  • Öz yeterlilik düzeyi ile öğretmenlerin  nefret söylemine verdikleri tepkiler  arasında istatistiksel olarak anlamlı  ve pozitif ilişkiler bulunmuştur: Öz  yeterlilik ile doğrudan müdahale ve  öğretim temelli stratejiler arasında  orta düzeyde, iş birliği stratejileri ile  daha düşük düzeyde pozitif ilişki  saptanmıştır. 
  • Öğretmenlerin öz yeterlilikleri  güçlendikçe nefret söylemine müdahale etme olasılıkları da artmaktadır. Bu durum, öğretmenlerin  kendine güven duygusunun, olaylara  anında tepki verme ve sınıf içinde  pedagojik tartışmalar yürütme becerileriyle yakından bağlantılı olduğunu göstermektedir. 
  • Öz yeterlilik ile iş birliği stratejilerini  kullanma arasındaki ilişkinin daha zayıf olmasının nedeni, bu tür stratejilerin  bireysel öğretmen yeterliliğinden çok  kurumsal yapı, destek mekanizmaları ve mevcut kaynaklara erişim gibi dış  faktörlere daha fazla bağlı olmasından  kaynaklanabilmektedir.                                

4. Ölçeğin Yapı Geçerliliği ve Ölçme Değişmezliği

  • HIST üç boyutlu bir yapıya sahiptir ve  güvenilirlik değerleri 0,7’nin üzerindedir. 
  • Bulgular, ölçeğin farklı gruplarda  karşılaştırma yapmaya uygun olduğunu, ancak bazı alt boyutların ülke  bazlı farklılıklar gösterebileceğini ortaya  koymaktadır.

SONUÇ 

Bu çalışma, öğretmenlerin nefret  söylemine müdahale stratejilerini ölçmek  için geçerli ve güvenilir bir araç olan HIST  ölçeğini sunmuştur. Bulgular, öğretmenlerin  en çok doğrudan müdahale ve öğretim  temelli stratejilere başvurduğunu, iş birliği  stratejilerini ise daha az tercih ettiğini  göstermektedir. Bu durum, öğretmenlerin  öncelikle sınıf içi süreçleri yönetmeye odaklandığını, dış paydaşlarla iş birliğinin  ise kurumsal destek ve kaynaklara bağlı  olduğunu ortaya koymaktadır. Aynı zamanda öğretmenlerin öz yeterlilik  düzeyi, müdahale sıklığıyla anlamlı  biçimde ilişkilidir. Öğretmenlerin olaylara  anında tepki verme ve sınıf içi pedagojik  müdahalelerde bulunma kapasiteleri öz  yeterlilikle güçlenmektedir. Öğretmenlerin  öz yeterliliklerini güçlendirmeye yönelik eğitim programlarının, nefret  söylemine daha sık ve etkili müdahaleyi  destekleyeceği öne sürülmektedir. Zorbalık  araştırmalarında olduğu gibi bu tür  eğitimlerin öğretmenlerin kendine güven  düzeylerini artırabileceğine dair kanıtlar  bulunmaktadır. Genel olarak sonuçlar, öğretmenlerin nefret  söylemine müdahale etme süreçlerinde  belirleyici bir rol oynadığını ve bu rolün  güçlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.  Bu doğrultuda, öğretmenlerin öz yeterliliklerini güçlendirecek, pedagojik  müdahale becerilerini geliştirecek ve  okul içi personel iş birliğini artıracak  yönlendirme mekanizmaları, nefret  söylemine karşı daha etkili bir okul ortamı  oluşturulması açısından kritik önemdedir.

 

Kaynak: Bilz, L., Fischer, S. M., Kansok-Dusche, J., Wachs, S., & Wettstein, A. (2024). Teachers’ intervention
strategies for handling hate-speech incidents in schools. Social Psychology of Education, 27(5), 2701-2724.
https://doi.org/10.1007/s11218-024-09929-9

 

Öğrencilerin Öğretmen Kaynaklı Zorbalık Deneyimleri: Boylamsal Belirleyiciler ve Sonuçlar

 

Öğretmenler zaman zaman farkında olarak  ya da olmayarak öğrencilerine zorbalık  yapabilmektedir. Öğretmen tarafından  uygulanan zorbalık, öğrenciler üzerinde  önemli psikososyal ve akademik etkiler  yaratmasına rağmen bu konu boylamsal  olarak yeterince araştırılmamıştır. Bu  tür zorbalık, öğretmenin gücünü kötüye  kullanarak öğrenciyi tekrarlayan ve kasıtlı  biçimde küçük düşürmesi, aşağılaması ya  da incitmesiyle tanımlanır. Bu davranışlara,  hem öğrencinin bireysel özellikleri (sosyal  ve akademik zorluklar) hem de destekleyici  ilişkilerin eksikliği ve olumsuz okul iklimi  sebep olabilmektedir. Önceki çalışmalar,  öğretmen zorbalığı ile akran zorbalığı,  düşük akademik başarı ve zayıf psikolojik  iyi oluş arasında eş zamanlı ilişkiler göstermiştir; ancak neden-sonuç ilişkileri  net değildir. Bu çalışma, sosyoekolojik  gelişim teorisinden (Bronfenbrenner,  1979) hareketle bireysel, ilişkisel ve okul  düzeyinde risk ve koruyucu faktörleri  boylamsal olarak incelemektedir. Üç  dalga hâlinde, iki yıllık bir süre boyunca  toplanan veriler kullanılarak öğretmen  zorbalığının hem öncülleri hem de sonuçları  incelenmiştir. 

AMAÇ 

Bu araştırmanın amacı, öğrencilerin  sosyal ve akademik karakteristiklerinin,  akran ve yetişkin desteğinin ve okul  ortamının zaman içinde (boylamsal olarak)  öğretmen zorbalığını artırıp artırmadığını,  aynı zamanda bu faktörlerin zorbalıktan  etkilenip etkilenmediğini incelemektir. Başka bir deyişle çalışma, bu faktörlerin  öğretmen zorbalığı için risk oluşturup oluşturmadığını ya da zorbalığın bir sonucu  olarak zamanla değişip değişmediğini ortaya koymayı hedeflemektedir.

YÖNTEM 

Araştırma, üç dalga hâlinde toplanan  boylamsal nicel verilerle yürütülmüştür.  Araştırmaya, 2014-2016 yılları arasında  Avusturya’da 13 mesleki ortaokul ve 5  kontrol okulundan öğrenciler katılmıştır.  Veriler çevrim içi anketlerle toplanmış, üç  zaman noktasında (7. sınıf başı, 7. sınıf  sonu, 8. sınıf sonu) aynı katılımcılarla ölçüm  yapılmıştır.

  • Katılımcılar: Katılımcılar 37 sınıf  ve 18 okuldan gelmiştir. Toplam  630 öğrenci (315’i erkek, 315’i kız)  araştırmaya katılmıştır. Katılımcıların  yaş ortalaması 12,52’dir (SD = 0,67).  %78,8’i göçmen olmayan, %6,8’i  birinci nesil göçmen, %14,3’ü ikinci  nesil göçmendir. Katılımcıların  %83,6’sı Almanca konuşmaktadır  ve %79,5’i Katolik mezhebine mensuptur.  
  • Ölçüm Yöntemleri: Tüm ölçekler  1 (asla) ile 5 (her zaman) arasında  derecelendirilmiştir. 
  • - Demografik Bilgiler: Yaş, cinsiyet,  doğum yeri, dil, din ve ebeveyn  
  • doğum yeri. 
  • - Akran Zorbalığı ve Mağduriyeti:  10 maddelik ölçek, 5’li Likert, α =  0,89-0,92. 
  • - Öğretmen Zorbalığı: Tek bir genel  soru ile ölçüm (“Bir öğretmen tarafından ne sıklıkla kasıtlı olarak  incitildiniz?”), 5’li Likert. 
  • - Okul Motivasyonu: 3 madde, α =  0,67-0,71. 
  • - Öğrenme İlgisi: 4 madde, α = 0,73- 0,75. 
  • - Olumlu Akran İlişkileri: 6 madde, α  = 0,78-0,82. 
  • - Yetişkin Desteği: 6 madde, α =  0,72-0,77. 
  • - Sınıf İklimi: 3 madde, α = 0,79- 0,87. 
  • - Okul Aidiyeti: 4 madde, α = 0,66- 0,72. 

TEMEL BULGULAR 

  • Öğrencilerle İlgili Faktörler
  • Cinsiyet Farkı: Erkek öğrenciler, 7.  sınıfın başından 8. sınıfın sonuna  kadar geçen süre boyunca öğretmenler tarafından daha fazla zorbalığa maruz kaldıklarını  belirtmiştir. Kız öğrencilerde bu oran  daha düşüktür.
  • Göçmenlik Durumu: Öğrencilerin  göçmen olup olmaması, öğretmenler tarafından zorbalığa maruz kalma  olasılıklarını değiştirmemiştir.  
  • Akran Zorbalığıyla Bağlantı: Öğretmen zorbalığıyla akran zorbalığı  arasında güçlü bir ilişki vardır. Yani,  akranlarından zorbalık gören veya  başkalarına zorbalık yapan öğrenciler,  öğretmenler tarafından daha sık  zorbalığa maruz kalmaktadır. Ancak  bu durum geleceğe dönük bir etki  yaratmamaktadır. Başka bir deyişle,  bir dönemde yaşanan akran zorbalığı  bir sonraki dönemde öğretmen zorbalığını artırmamaktadır (tam tersi  de geçerlidir).  
  • Akademik Özellikler: Derslere  karşı ilgisi ve motivasyonu düşük  olan öğrenciler, 7. sınıfta öğretmen  zorbalığına daha fazla maruz  kalmıştır. Ancak bu etki 8. sınıfta  aynı şekilde devam etmemiştir. Bununla birlikte, öğretmen zorbalığı  öğrencilerin motivasyonunu veya ilgisini azaltmamıştır; düşük  akademik motivasyon öğretmen zorbalığının öncülü olmuştur, ancak  sonucu değildir. 
  • Koruyucu İlişkiler
  • Akran Desteği: Öğrencilerin sınıfta  iyi arkadaşlık ilişkilerine sahip olması  ve sosyal olarak kabul görmesi, öğretmen zorbalığına uğrama ihtimalini azaltmıştır. Bu etki özellikle  7. sınıf boyunca belirgindir. Bu durum,  8. sınıfta boylamsal olarak anlamlı  olmasa da tüm ölçüm noktalarında  eş zamanlı koruyucu bir ilişki gözlenmiştir. 
  • Yetişkin Desteği: Öğrenciler çevrelerinde kendilerini destekleyen  yetişkinler (örneğin okulda öğretmenler, rehberlik servisi ya da  aile bireyleri) olduğunda öğretmen  zorbalığına daha az maruz kalmıştır.  Düşük yetişkin desteği ise hem 7.sınıfta hem de 8. sınıfta risk oluşturmuştur. Ayrıca, öğretmen zorbalığı yaşayan öğrencilerde zamanla yetişkin desteğinin azaldığı  da görülmüştür. Bu durum karşılıklı  bir etkileşime işaret etmektedir. Yetişkin desteği, akran zorbalığıyla da  ters yönde ilişkilidir; destek arttıkça  zorbalık azalmaktadır. 
  • Okul Ortamı 
  • Sınıf İklimi: Sınıf ortamı destekleyici  ve olumlu olduğunda öğretmen zorbalığı daha az görülmüştür. Sınıf ortamı gergin veya olumsuz  olduğunda ise hem öğretmen zorbalığı hem de akran zorbalığı artmıştır. Ayrıca, akran zorbalığının  artması, sınıf ortamının daha olumsuz algılanmasına da yol açmıştır. Bu durumun karşılıklı bir ilişki  oluşturduğu görülmektedir. 
  • Okula Aidiyet Duygusu: Okula bağlılık  ve aidiyet hissetmeyen öğrenciler,  öğretmen zorbalığı yaşadıklarını daha  sık bildirmiştir. Okula aidiyet duygusu  güçlü olan öğrencilerde ise öğretmen  zorbalığı daha düşük düzeydedir.

SONUÇ 

Araştırma, öğretmen zorbalığının yalnızca  bireysel öğrenci özelliklerinden değil,  ilişkisel ve okul temelli faktörlerden de  etkilenen çok boyutlu bir olgu olduğunu  ortaya koymuştur. Bulgular, özellikle  erkek öğrencilerin öğretmen zorbalığına  daha fazla maruz kaldığını, buna karşın  göçmen olup olmamanın bir fark  yaratmadığını göstermiştir. Ayrıca, düşük  okul motivasyonu ve öğrenme ilgisi gibi  akademik faktörlerin, özellikle 7. sınıf  döneminde öğretmen zorbalığı riskini  artırdığı belirlenmiştir.  Öğrencilerin sosyal çevresi de bu süreçte  önemli bir rol oynamaktadır. Güçlü akran  ilişkileri, öğretmen zorbalığına karşı  koruyucu bir etki yaratırken yetişkin  desteğinin düşük olması, hem 7. hem 8.  sınıf dönemlerinde öğretmen zorbalığı  için risk faktörü oluşturmuştur. Dahası,  öğretmen zorbalığı yaşayan öğrencilerde  yetişkin desteğinin zamanla azaldığı  gözlemlenmiştir; bu da karşılıklı bir  etkileşime işaret etmektedir.  Okul ortamına ilişkin değişkenler  ise öğretmen zorbalığının güçlü belirleyicilerinden biridir. Olumsuz sınıf  iklimi ve düşük okul aidiyeti, öğretmen  zorbalığını hem öngören hem de onunla  eş zamanlı biçimde ilişkili olan faktörlerdir.  Ayrıca, sınıf iklimi ile akran zorbalığı  arasındaki çift yönlü ilişki, okul ortamının bu tür olumsuz davranışların oluşumunda  merkezî bir rol oynadığını göstermektedir. Genel olarak bu sonuçlar, öğretmen  zorbalığının önlenmesinde yalnızca bireysel  öğrenci özelliklerine odaklanmanın yetersiz  olduğunu, bunun yerine okulun sosyal  yapısına, ilişkisel destek ağlarına ve iklimine  odaklanılması gerektiğini göstermektedir.  Bu nedenle, öğretmen zorbalığıyla mücadelede okul iklimini güçlendiren  uygulamalar, öğrenciler için güvenli  destek mekanizmaları ve öğretmenlerin  farkındalığını artıran hizmet içi eğitim  programları büyük önem taşımaktadır.  Ayrıca, öğretmen zorbalığı konusunun  öğretmen yetiştirme ve mesleki gelişim  programlarının ayrı bir bileşeni olarak ele  alınması önerilmektedir.

Kaynak: Strohmeier, D., Trach, J., Chávez, D., & D’Urso, G. (2024). Students as victims of bullying by teachers:
Longitudinal antecedents and consequences. Social Psychology of Education, 27(6), 2967-2990. https://doi.
org/10.1007/s11218-024-09931-1

Yeni Ebeveynler için Babalık İzni, Ruh Sağlığı ve İyilik Hâli: Birleşik Krallık’ta Yapılan Ulusal Bir Anketten Elde Edilen Bulgular

Bu makalede, babalık izninin ebeveynlerin  ruh sağlığı ve iyilik hâli ile ilişkisi incelenmiştir. Bu çalışma, Birleşik Krallık’ta  gerçekleştirilmiş; izin politikası ve erişim  haklarının ebeveynler üzerindeki etkisini ele  almıştır. Babalık izninin ebeveynlerin ruh  sağlığı ve iyilik hâli üzerinde olumlu etkisi  olacağı ve bu etkinin belirli gruplara göre  değişiklik göstereceği varsayılmıştır. Bu  bağlamda, Birleşik Krallık kapsamında bir  ulusal anket veri seti kullanılmıştır.

AMAÇ

Bu makalenin temel amacı, babalık  izni kullanımının ruh sağlığı ve iyilik  hâli ölçümleri ile ilişkisini ulusal anket  verileri aracılığıyla incelemektir. Bu amaç  doğrultusunda Understanding Society verileri kullanılmış; anne ve babanın ruh  sağlığı birlikte değerlendirilmiştir

YÖNTEM

Metodoloji ve Veri Toplama

Bu makale, yeni ebeveynler hakkında  anket verilerine dayanan analitik bir  çalışmadır. Çalışmanın veri toplama  süreci şu şekilde özetlenebilir:

  • Veri Kaynağı: Çalışma, 2009’da  başlatılan, Birleşik Krallık’ta ulusal temsiliyete sahip ve hâlen  devam eden bir araştırma olan  Understanding Society verilerini  kullanmıştır.
  • Örneklem: 2009’dan 2019’a kadar  (dalga 1-10) doğan bebeklerin ebeveynlerine ait veriler toplanmıştır.
  • Katılım Kriterleri: Katılımcılar  şu şartları karşılamaları hâlinde  çalışmaya dâhil edilmişlerdir: 1)  Katılımcıların 2010-2020 yılları  arasında yapılan 2-10. dalgalarda,  bebeklerinin biyolojik anne veya  babaları olmaları, 2) Katılımcıların  ebeveyn olarak doğumdan önceki  ve sonraki dalgalarda birlikte  yaşamaları, 3) Babaların iki dalga  boyunca aynı işverende çalışıyor  olmaları, 4) Katılımcılara dair eksiksiz veri (babalık izni alma  durumu) olması.
  • Nihai Örneklem Büyüklüğü:  Örneklem sayısı (tüm dâhil edilme  kriterleri sonunda), babalar için 1.601 ve anneler için 1.601  şeklindedir.

 

Veri Analizi

Bu çalışmada, babalık izni kullanımını  etkileyen ebeveyn özelliklerini belirlemek amacıyla lojistik regresyon  kullanılmıştır. Babalık izni ile ruh sağlığı ve iyilik hâli arasındaki ilişkiyi  incelemek için ise Ters Olasılık Ağırlıklı  Regresyon Ayarlaması (IPWRA) yönteminden yararlanılmıştır. Sonuçların farklı alt gruplarda değişip  değişmediğini değerlendirmek için  dört alt grup analizi uygulanmıştır: 1)  Medyan net hanehalkı aylık gelirinin  üzerinde ve altında olan ebeveynler,  2) Birleşik Krallık’ta doğanlar ve doğmayanlar, 3) İlk kez ebeveyn olanlar ve hâlihazırda çocuğu olanlar,  4) İzin süreleri (≤2 hafta veya >2 hafta). Sonuçların güvenilirliği test  edilmiş ve veri toplama ile analiz sürecinde Stata 18 kullanılmıştır.

TEMEL BULGULAR

Araştırmanın bulgularına göre, babaların  büyük bir çoğunluğu (%78’i) babalık izni  aldığını bildirmiştir. İzin süresini belirten babalar arasında medyan izin süresi iki  hafta olarak hesaplanmıştır.

Babalık izni alma olasılığı, ebeveynlerin belirli özelliklerine göre  farklılık göstermiştir.

  • Ebeveyn Yaşı: Babalık izni alma olasılığı,  bebeğin annesinin yaşı daha büyük  olduğunda daha yüksek çıkmıştır.  Buna karşın, babaların yaşları daha  büyük olduğunda babalık izni bildirme  olasılıkları daha düşük olmuştur.
  • Bebeğin Yaşı/Zaman Farkı: Bebeğin  doğumundan itibaren geçen sürenin  daha uzun olması durumunda, babalık  izni bildirme durumu daha düşük  çıkmıştır.
  • Eğitim ve Doğum Yeri: Babalık izni alma  olasılığı, düşük eğitimli ve Birleşik Krallık  dışında doğmuş babalarda anlamlı  şekilde daha düşük saptanmıştır.

Babalık izni ile babaların ve annelerin ruhsal iyilik hâli arasında güçlü ve anlamlı bir ilişki  bulunmamıştır.

  • Babaların Ruhsal İyilik Hâli: Babalık  izni alan babaların ruhsal iyilik puanları,  izin almayan babalara göre biraz daha  yüksek çıkmıştır. Ancak bu farkın küçük  olduğu ve istatistiksel olarak anlamlı  olmadığı belirtilmiştir.
  • Babaların Ruhsal Hastalıkları: Babalık  izni alan babalar arasında ruhsal hastalık taramasının pozitif çıkma  olasılığı, anlamlı olmayan bir şekilde  daha düşük çıkmıştır.
  • Annelerin Ruh Sağlığı: Anneler için,  partnerlerinin babalık izni alması ile  ruh sağlığı arasında güçlü bir ilişki  bulunmamıştır.
  • Daha Uzun İzin Süresinin Etkisi:  Çalışmanın örnekleminde babaların  çoğu çok kısa süreli izin kullandığı  için bunun çocuk bakımına anlamlı  bir etkisi gözlemlenmemiştir. Ancak  yapılan ek analizler, daha uzun babalık  izninin ruh sağlığıyla olumlu yönde ilişkili  olabileceğini göstermiştir.

 

Hane geliri, babalık izni ile ruhsal sağlık arasındaki ilişkiyi etkileyen önemli bir eşitsizliği ortaya çıkarmıştır.

  • Ortalama Gelir Üstündeki Babalar:  Ortalama hanehalkı gelirinin üzerinde  gelire sahip babalarda, babalık izni  kullanımı ile daha iyi ruhsal sağlık  arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur.
  • Ortalama Gelir Altındaki Babalar:  Ortalamanın altında gelire sahip babalar için babalık izni kullanımı daha  düşük ruhsal sağlıkla ilişkili görülmüştür;  ancak bu ilişki zayıf değerlendirilmiştir.

SONUÇ

Bu çalışma, Birleşik Krallık’ta yasal babalık  izninin nispeten kısa süreli ve düşük ücretli  olduğu bir ortamda, izin ile ebeveynlerin  ruh sağlığı ve iyilik hâli üzerinde güçlü  bir ilişki olmadığını ortaya koymuştur.  Örneklemdeki çoğu babanın kullandığı  kısa süreli izinlerin, bu sonuçlar üzerinde büyük bir etkiye sahip olamayacak kadar  kısa olduğu öne sürülmüştür. Babalık izni,  özellikle yüksek gelirli hanelerdeki babalar  için ruhsal sağlığı iyileştirme potansiyeli ile değerlendirilmiştir. Birleşik Krallık  dışında doğanların ve daha düşük eğitim  seviyesine sahip olanların babalık izninden  daha az yararlanması, izne erişimdeki  mevcut eşitsizlikleri ortaya koymuştur.  Babalara daha uzun izin ve daha yüksek  ücret sağlanan yerlerde bu uygulamaların  etkilerinin incelenmesi önerilmiş; bu  durum gelecekteki politika kararlarına  yol gösterebileceği yönüyle gerekli  görülmüştür. 

Erken Yetişkinlik Döneminde İstihdam Eğilimleri ve İlerleyen Dönemde Doğurganlık

Bu çalışmada, kitle iletişim araçlarının  ebeveynlerin çocuklarını yetiştirme  noktasındaki etkileri konu alınmıştır. Bu  konu, Bangladeş kapsamında incelenirken  medya kullanımı ve erken çocuk gelişimi  arasındaki ilişkide kır-kent ayrımı da esas  alınmıştır. Bu bağlamda, test edilen hipotez  şu şekilde olmuştur: “Kırsal alanlardaki  annelerin kitle iletişim araçlarını kullanımı,  çocuklarının erken çocukluk gelişimi  üzerinde, kentsel alanlardaki annelerin  kullanımına göre daha büyük ve olumlu bir  etkiye sahiptir.”

AMAÇ

Bu çalışmanın temel amacı, kırsal ve  kentsel alanlarda yaşayan annelerin  beş tür kitle iletişim aracını kullanımı

ve çocuklarının erken çocukluk gelişimi  arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Bu beş  kitle iletişim aracı, gazeteler/dergiler, radyo,  televizyon, internet ve cep telefonları  olarak belirlenmiştir.

YÖNTEM

  • Veri Toplama

Çalışmada, Bangladeş’te 2013 ve  2019 yıllarında toplanan, ulusal temsiliyete sahip ve uluslararası standartlara uygun Çoklu Gösterge Kümeleme Anketi (Multiple Indicator  Cluster Survey, MICS) verileri analiz  edilmiştir.

  • Örneklem: 2013 ve 2019 turlarına  ait veriler, iki aşamalı, tabakalı  küme örnekleme yöntemiyle  toplanmıştır. Toplamda 2013’te  2.760, 2019’da 3.220 birincil örnekleme birimi kullanılmıştır.  Veriler, hane üyeleriyle yüz yüze  görüşmeler yoluyla elde edilmiştir. 
  • Maruz Kalma Değişkeni: Çalışmada maruz kalma değişkeni,  annelerin kitle iletişim araçlarını  (gazete/dergi, radyo, televizyon,  internet ve cep telefonu) kullanımını ifade etmektedir.  Gazete, dergi, radyo ve televizyon  kullanım sıklığı annelere veya  birincil bakım verenlere sorulmuş;  yanıtlar “hiç, haftada bir kereden  az, haftada en az bir kez, hemen  hemen her gün” seçenekleri üzerinden ölçülmüştür. Bunun  yanı sıra, son üç ayda internet  ve cep telefonu kullanım sıklığı  da sorulmuş ve aynı yanıt seçenekleriyle kaydedilmiştir.
  • Sonuç Değişkeni: Erken çocukluk  gelişimi endeksi, sonuç değişkeni  olarak belirlenmiştir.

 

  • Veri Analizi

Çalışmada veri analizi, kırsal ve kentsel alanlarda anneler arasındaki  farkları ve kitle iletişim araçları kullanımının erken çocukluk gelişimi  üzerindeki etkisini incelemek üzere  gerçekleştirilmiştir. Analizler için ki-kare testi, Mann-Whitney testi,  güçlü varyanslı Poisson regresyon  kullanılmıştır. Tüm analizler Stata 15  kullanılarak yürütülmüştür.

TEMEL BULGULAR

  • Genel Anlamda Kır ve Kent Farkı

Bulgular, kentsel alanlardaki çocukların  kırsal alanlardaki çocuklara göre erken çocukluk gelişimi seyrinin daha sağlıklı ilerlediği görülmektedir.  Kentsel alanlardaki annelerin daha  fazla ve daha sık kitle iletişim aracı  türlerini kullandıkları, daha yüksek  eğitim ve gelir düzeyine sahip oldukları  görülmüştür. Ayrıca, kırsal alanlarda  annelerin doğurganlık oranı, kentsel  alanlardaki annelere göre daha yüksek  bulunmuştur.

  • Medya Kullanımının Erken Çocukluk Gelişimi Üzerindeki Etkisi

Çalışmanın bir diğer bulgusu ise annelerin kullandığı kitle iletişim aracı türlerinin sayısının çocukların  erken çocukluk gelişimi üzerinde pozitif ve anlamlı bir etkisi olduğunu  göstermektedir; bu etki kırsal alanlarda  kentsel alanlara göre biraz daha güçlü  çıkmıştır. Bununla birlikte, çocukların  erken çocukluk gelişiminin sağlıklı ilerleme olasılığı yaşla birlikte artmış;  kız çocukları erkek çocuklara göre erken  çocukluk gelişiminde daha avantajlı  olmuştur. Bir diğer bulgu, kitle iletişim  aracı kullanım sıklığı arttıkça çocukların  erken çocukluk çağına uygun gelişim  gösterme olasılığının da arttığı, bu  ilişkinin kırsal alanlarda kentsel alanlara  göre daha belirgin olduğudur.

  • Kitle İletişim Aracı Türlerinin Erken Çocukluk Gelişimi Üzerindeki Etkisi

Kırsal alanlarda gazete, televizyon  ve internet kullanımı ile sağlıklı erken  çocukluk gelişimi arasında anlamlı  bir ilişki olduğu görülmüştür. Kentsel  alanlarda ise yalnızca radyo kullanımı  anlamlı bulunmuştur. Genel olarak,  annelerin ve birincil bakım verenlerin kitle  iletişim aracı kullanımı, çocukların gelişimi  üzerinde kırsal alanlarda kentsel alanlara  kıyasla daha güçlü bir etkiye sahiptir.

SONUÇ

Araştırma ile, Bangladeş’te kentsel  alanlarda yaşayan çocukların, kırsal  alanlarda yaşayan çocuklara göre erken  çocukluk gelişimlerinin daha sağlıklı  ilerlediği görülmüştür. Annelerin kitle  iletişim araçlarını kullanma sıklığı ve sayısı  ile çocuklarının sağlıklı gelişimleri arasında  pozitif bir ilişki bulunmuştur. Bu ilişkinin  en belirgin özelliği, kırsal alanlarda kentsel  alanlara kıyasla daha güçlü biçimde  gözlemlenmiştir. Sonuç olarak, çocuk  gelişimi ve erken çocukluk eğitimi alanında  bireysel, yenilikçi kitle iletişim kampanyaları  ve halk sağlığı programlarının geliştirilmesi  önerilmektedir.

 

Kaynak: Meggiolaro, S., Ongaro, F., & Tosi, M. (2025). Employment trajectories in early adulthood and later  fertility. Social Indicators Research, 179, 1329-1353. https://doi.org/10.1007/s11205-025-03665-z

 

Annelerin Kitle İletişim Araçlarını Kullanımı ve Çocuklarının Erken Gelişimiyle İlişkisi: Kentsel ve Kırsal Alanların Karşılaştırılması

Bu çalışmada, kitle iletişim araçlarının  ebeveynlerin çocuklarını yetiştirme  noktasındaki etkileri konu alınmıştır. Bu  konu, Bangladeş kapsamında incelenirken  medya kullanımı ve erken çocuk gelişimi  arasındaki ilişkide kır-kent ayrımı da esas  alınmıştır. Bu bağlamda, test edilen hipotez  şu şekilde olmuştur: “Kırsal alanlardaki  annelerin kitle iletişim araçlarını kullanımı,  çocuklarının erken çocukluk gelişimi  üzerinde, kentsel alanlardaki annelerin  kullanımına göre daha büyük ve olumlu bir  etkiye sahiptir.”

AMAÇ

Bu çalışmanın temel amacı, kırsal ve  kentsel alanlarda yaşayan annelerin  beş tür kitle iletişim aracını kullanımı ve çocuklarının erken çocukluk gelişimi arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Bu beş  kitle iletişim aracı, gazeteler/dergiler, radyo,  televizyon, internet ve cep telefonları  olarak belirlenmiştir.

YÖNTEM

  • Veri Toplama

Çalışmada, Bangladeş’te 2013 ve  2019 yıllarında toplanan, ulusal temsiliyete sahip ve uluslararası standartlara uygun Çoklu Gösterge Kümeleme Anketi (Multiple Indicator  Cluster Survey, MICS) verileri analiz edilmiştir.

  • Örneklem: 2013 ve 2019 turlarına  ait veriler, iki aşamalı, tabakalı  küme örnekleme yöntemiyle  toplanmıştır. Toplamda 2013’te  2.760, 2019’da 3.220 birincil örnekleme birimi kullanılmıştır.  Veriler, hane üyeleriyle yüz yüze  görüşmeler yoluyla elde edilmiştir.
  • Maruz Kalma Değişkeni: Çalışmada maruz kalma değişkeni,  annelerin kitle iletişim araçlarını  (gazete/dergi, radyo, televizyon,  internet ve cep telefonu) kullanımını ifade etmektedir.  Gazete, dergi, radyo ve televizyon  kullanım sıklığı annelere veya  birincil bakım verenlere sorulmuş;  yanıtlar “hiç, haftada bir kereden  az, haftada en az bir kez, hemen  hemen her gün” seçenekleri üzerinden ölçülmüştür. Bunun  yanı sıra, son üç ayda internet  ve cep telefonu kullanım sıklığı  da sorulmuş ve aynı yanıt seçenekleriyle kaydedilmiştir.
  • Sonuç Değişkeni: Erken çocukluk  gelişimi endeksi, sonuç değişkeni  olarak belirlenmiştir.
  • Veri Analizi

Çalışmada veri analizi, kırsal ve kentsel alanlarda anneler arasındaki  farkları ve kitle iletişim araçları kullanımının erken çocukluk gelişimi  üzerindeki etkisini incelemek üzere gerçekleştirilmiştir. Analizler için ki-kare testi, Mann-Whitney testi,  güçlü varyanslı Poisson regresyon  kullanılmıştır. Tüm analizler Stata 15  kullanılarak yürütülmüştür.

 

TEMEL BULGULAR

  • Genel Anlamda Kır ve Kent Farkı

Bulgular, kentsel alanlardaki çocukların  kırsal alanlardaki çocuklara göre erken çocukluk gelişimi seyrinin daha sağlıklı ilerlediği görülmektedir.  Kentsel alanlardaki annelerin daha  fazla ve daha sık kitle iletişim aracı  türlerini kullandıkları, daha yüksek  eğitim ve gelir düzeyine sahip oldukları  görülmüştür. Ayrıca, kırsal alanlarda  annelerin doğurganlık oranı, kentsel  alanlardaki annelere göre daha yüksek  bulunmuştur.

  • Medya Kullanımının Erken Çocukluk Gelişimi Üzerindeki Etkisi

Çalışmanın bir diğer bulgusu ise annelerin kullandığı kitle iletişim aracı türlerinin sayısının çocukların  erken çocukluk gelişimi üzerinde pozitif ve anlamlı bir etkisi olduğunu  göstermektedir; bu etki kırsal alanlarda  kentsel alanlara göre biraz daha güçlü  çıkmıştır. Bununla birlikte, çocukların  erken çocukluk gelişiminin sağlıklı ilerleme olasılığı yaşla birlikte artmış;  kız çocukları erkek çocuklara göre erken  çocukluk gelişiminde daha avantajlı  olmuştur. Bir diğer bulgu, kitle iletişim  aracı kullanım sıklığı arttıkça çocukların  erken çocukluk çağına uygun gelişim  gösterme olasılığının da arttığı, bu  ilişkinin kırsal alanlarda kentsel alanlara  göre daha belirgin olduğudur.

  • Kitle İletişim Aracı Türlerinin Erken Çocukluk Gelişimi Üzerindeki Etkisi

Kırsal alanlarda gazete, televizyon  ve internet kullanımı ile sağlıklı erken  çocukluk gelişimi arasında anlamlı  bir ilişki olduğu görülmüştür. Kentsel  alanlarda ise yalnızca radyo kullanımı  anlamlı bulunmuştur. Genel olarak,  annelerin ve birincil bakım verenlerin kitle  iletişim aracı kullanımı, çocukların gelişimi  üzerinde kırsal alanlarda kentsel alanlara  kıyasla daha güçlü bir etkiye sahiptir.

SONUÇ

Araştırma ile, Bangladeş’te kentsel  alanlarda yaşayan çocukların, kırsal  alanlarda yaşayan çocuklara göre erken  çocukluk gelişimlerinin daha sağlıklı  ilerlediği görülmüştür. Annelerin kitle  iletişim araçlarını kullanma sıklığı ve sayısı  ile çocuklarının sağlıklı gelişimleri arasında  pozitif bir ilişki bulunmuştur. Bu ilişkinin  en belirgin özelliği, kırsal alanlarda kentsel  alanlara kıyasla daha güçlü biçimde  gözlemlenmiştir. Sonuç olarak, çocuk  gelişimi ve erken çocukluk eğitimi alanında  bireysel, yenilikçi kitle iletişim kampanyaları  ve halk sağlığı programlarının geliştirilmesi  önerilmektedir.

Kaynak: Islam, M. M. (2023). The use of mass media by mothers and its association with their children’s  early development: Comparison between urban and rural areas. BMC Public Health, 23, 1310. https://doi. org/10.1186/s12889-023-16137-1

 

 

 

İçerik

İki Nokta

Kitap tanıtımı, biyografi, araştırma raporu, değerlendirme ve inceleme yayınları ile bölgesel veya küresel ölçeklerde güncel ya da yapısal sorunlar.